Kategori: Eleştirel Yaklaşım
29 Ağu 2010Dünya basketbol şampiyonası malumunuz 2010 yılında Türkiye’de yapılıyor. Basketbol ile pek ilgilenmiyor olsamda böyle bir organizasyonun ülkemde olması elbette hoşuma gidiyor. Hatta İzmir’de oynanacak maçlardan en azından birine gitmeyi çok istiyorum. Özellikle İspanya’nın grup maçlarını İzmir’de oynayacak olması maça gitmeye itiyo beni.
Neyse gelelim geçen akşam yapılan açılış törenine.
Yaplacağı yıllar öncesinden bilinen şampiyonanın açılış töreni hangi akla hizmet son anda değişiklik yapılarak abuk bir hale getiriliyor anlayamadım.
Fazıl Say ara sıra yaptığı gereksiz çıkışlarla sinirimi bozuyor olsada “dünya” çapında bir organizasyonun açılış töreninde görmek istediğimiz türden bir sanatçı. Son bir hafta kala onun yerine törenlerde Müslüm Gürses çıkacağı söylentisi dolaştı, pek inanmadım ama törenler başlayıpta biraz zaman geçince hakikaten Müslüm Baba sahneye çıktı. Sezen Aksu 3-4 şarkı söyledi bir kaç yabancı sanatçı onunla düet yaptı.
Törenin o kısımları konser havasında geçti.
S(u)pordan sorumlu devlet bakanının yaptığı konuşmada, “başbakanımız gelemedi hepinize selam söyledi” tarzında bir cümle kurarak beni ekran başında stresten kas katı bıraktı. Onunla kalsa iyi Euro 2016′yı bir oyla kaybettik, ama o oyda da şaibe var gibilerinden bir laf söyleyerek Michel Platini’ye selam çaktı. Sanki yerel halka konuşma yapıyor izlenimini yarattı. Sonrasında referandumda evet oyu isteyecek sanmamızı sağladı sağolsun.
Ha bu arada Mehmet Ali Şahin’in konuşma için kürsüye çıkıp “konuşma yapacağımı bilmiyordum süpriz oldu benim için” demesi ise dağlara taşlaralık bir durumdu.
Sunucular Mehmet Ali Alabora ve Tülin Şahin ne çok iyi ne çok kötü kurtarır vaziyetteydi.
Bunun yanında devlet senfoni orkestrası Dede Efendi’den bir iki eser icra etti. Mehter Takımı ile birlikte milli marşımızı okudular bu kısım güzeldi. Devlet Senfoni Orkestrası bir kaç yabancı eserde icra etti o ara ama neydi tam bilemiyorum.
Yazı karma karışık oldu ama nereden nasıl başlayacağımı bilemeden giriştim, birazda sinirle karışık bir yazı yazayım dedim.
Törenin kronolojik sıralaması şöyleşmiş, başını ve sonunu kaçırmışım arada da Fatih Erkoç kaçmış. Sonunda Kıraç vardı sanırım ama NTV o kısımları vermeyip yayını bitirmiş. Krnolojik sıralaması şöyleymiş.
- cirque du soleil şov ekibi
- açılış konuşmaları
- senfoni orkestrası
- fatih erkoç
- müslüm gürses
- mehteran takımı
- sezen aksu & alessandro safina
- sezen aksu & haris alexiou
- anadolu ateşi dans topluluğu ‘troya’ gösterisi
- children of the world
Işıklara, sahne düzenlemesine ise diyecek kelime yok. Baştan sona kötü bir organizasyon oldu. Uluslararası bir törende Müslüm Gürses, Fatih Erkoç, Sezen Aksu ne arıyordu bilemiyorum ayrıca Sezen Aksu detone olmaktan şarkı söyleyemedi. Evet biz Sezen’i Müslüm Baba’yı seviyoruz ama uluslararası organizasyonda anlamı olmuyor.
Birde Sezen’in siyasi olarak rengini belli etmesi sebebiyle mi o kadar uzun süre sahnede kalabildi, Fazıl Say’da yine rengini belli etmesinden dolayı mı programdan çıkartıldı onuda bilemiyorum.
Kısacası basketbol federasyonu başkanının açılış töreni öncesi iddaalı konuşmaları sonrası beklenti yüksekti. Hüsran oldu…
Kategori: Güncel
24 Ağu 2010Yazmayım yazmayım diyorum, dayanamıyorum…
Liderler sazı almış eline ordan oraya gezinip referandum için halkı “evet”, “hayır” diye ikna etmeye uğraşıp duruyorlar. Elbet her seçimde, her ülkede yaşanan bir durum. Fakat bizde her şeyin olduğu gibi bunun da bokunu çıkarmayı becerdiler sağolsunlar.
Referandum hariç her halt konuşuluyor. İthamlar ağırlaşıyor, hakarete vardı varıyor. Halk ne kazanıyor şimdilik hiç.
Referandum yani halk oylamasına evet diyecekler 12 Eylül darbecilerinin yaptığı anayasayı değiştirecekleri hatta yargılayabilecekleri için seviniyor, bir kısım hukukçular ve “hayır” diyecekler zaman aşımı var yargılayamazsınız geçti Bor’un pazarı diyor. Yine “hayır” diyecekler değişikliğinin asıl amacının yargı bağımsızlığına darbe vurmak olduğunu söylüyorlar, evet diyecekler ise tam tersine yargının bağımsızlığa kavuşacağını söylüyor. İnsan kime nasıl inansın şaşıp kalıyor.
Hiç mi ortak nokta yok derseniz değişecek olan 22 maddenin aslında herkes tarafından daha doğrusu muhalefet partileri tarafından kabul gördüğü fakat yukarıda bahsetmiş olduğum yargıyla ilgili değiştirilecek olan 2 maddenin falsolu olduğunu söylüyorlar. Hatta gelin bun ortak fikirde olduğumuz maddeleri mecliste geçirelim referanduma götürmeyelim teklifi bile geldi ama meclis öyle bir halde ki bir partinin nuh dediğine öteki peygamber demiyor o derece düşmünca tutum var.
Birde boykot edenler var ki onlara hiç girmemek lazım.
Sokaklarda partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, öğrenci örgütlerinin çalışmaları sayesinde yolda yürüyemez olduk, her önümüze dikilen bir kağıt tutuşturuyor eline insanın. Televizyonda referandum haberleri, radyo desen oda aynı hakikaten artık bıktırdı.
Dipnot:Yazıyı tarafsız olarak tarihe not olması bakımından yazdım günlük…
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
13 Ağu 2010Aklıma geldikçe kusacak gibi oluyorum hala.
Televizyonlarda diş fırçaları ve diş macunlarının reklamları durmadan dönüyor, insanında merakı uyanıp almayacağı varsa bile alıyor. Büyüklerin hep dişlerini fırçala laflarını kulak arkası ettiğim günler çoktan geride kaldı kalmasına ama, bir türlü şu pahallı diş fırçalarına para bayılmaya kıyamadım düne kadar.
Ramazan ramazan ağzım kokmasın diye gidip bir diş fırçası aldım, şu dil temizleyici zamazingosu olanlardan. Ama atladığım bir nokta vardı. Çocukluk dönemimde asla ve asla doktora gitmek istemezdim. İğneden falan korktuğumdan değil, o ağıza sokup dili bastırdıkları çubuklar beni öldürür bitirir. O yüzden doktora gitmek istemez, direnebildiğim yere kadar direnirdim. Hele ki sonra tek kullanımlık olan tahtaları çıktı o zaman işte durum daha da vahim oldu. Kimi gırtlağına kadar parmağını soksa kusmaz tabiat meselesi. Ben ağzıma neredeyse kürdan sokamıyorum midem bulandığı için.
İşte bu arka tarafı dil temizleme aparatına sahip diş fırçasını kullanayım, ağzım kokmasın temiz olsun dedim ama zehir oldu. 3 açılı diş fırçasını bulan İsviçreli bilim adamları şu benim sorunumada bir çare bulsun LÜTFEN…
Kategori: Güncel
1 Ağu 2010
Bizim memlekette sanki tek spor futbol. Haberlerde Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş haberleri döner durur. Spor kanallarında bile atletizme veya ne bileyim kareteye, judoya, güreşe yeterli yer verilmez.
31 Temmuz 2010 tarihi Türk spor tarihinin en önemli günlerinden biri olarak yaşandı dün gece. Niye mi? 100 Metre engelli gibi zor bir yarışta bir Türk kızı, hemde devşirme falan değil bildiğiniz kanlı canlı bir Türk kızı Avrupa şampiyonu oldu. O öyle sevindi ki kazandığı başarı sonrası, ekran başında belki 3-5 milyon insan onunla aynı sevinci yaşadı, göz yaşlarını tutamadı.
Daha önce cep herkülü Naim ile, Hamza Yerlikaya ile, Süreyya Ayhan ile yaşadığımız sevinçlerden belkide çok daha anlamlısını, çok daha büyüğünü yaşadık. Atletizmde ilk defa bir bayan sprint dallarında finale çıkıyor ve altın madalya alıyor.
Yarıştan önce bakıyorum, boynunda ay yıldızlı kolye, küpeleride aynı, ojelerinin yarısı beyaz diğer yarısı kırmızı. Belli ki inanmıştı…
Şimdi kendimden utanma vakti dün akşama kadar varlığından haberim olmayan, beni sevince boğan bu kıza ne kadar teşekkür etsem, etsek az…
Kategori: Güncel
19 Tem 2010Dünya kupasıyla ilgili bir yazı yazmıştım. Arkasından yazmak istedim her maç sonrası ama gözü kör olsun şu üşengeçliğin. Topyekün kısa ve öz bir yazı ile şu dünya kupası muhabbetini 4 seneliğine kapatalım.
Yarı finallerde Hollanda rahat şekilde Uruguay’ı eledi maç 3-2 bitti. Takımı sırtlayan her zaman olduğu gibi Roben oldu. Hollandaya karşı olan sempatim ve sevgimden ötürü finale çıktığı için illaki şampiyon olmasını istiyordum. Diğer yarı finalde Almanya-İspanya arasında oynandı. Kupaya damgasını vuran kahin ahtapot Paul turu İspanya geçer dedi. Maçtan önce Almanya’nın Arjantin galibiyetinde oynadığı futbolla İspanya’yı da ezip geçeceğini düşündüm açıkçası. Ama gel gelelim maç sırasında İspanya topu oynadı, Almanya oynatmamaya uğraştı ama 1-0 kaybetti.
Bu defa da Hollanda için üzülmeye başladım çünkü İspanya öyle güzel top çeviriyor, öyle iyi ataklar yapıyordu ki. Savunması çarşamba pazarına dönmüş olan Hollanda kesin kaybedecek diye düşündüm. Maç başladı ama tahminlerin aksine Hollanda iyi oynuyordu maç boyunca ispanyadan çok daha iyi pozüsyonlar yakaladı Hollanda hatta Roben tek başına maçı 2-0 yapabilecek kadar net pozüsyonlar buldu. Atamadı, atamadı da bizi ekran başında kahretti. Kupayıda 1-0′la İspanya aldı gitti.
Gelelim kahin ahtapot Paul’e, bu arkadaşın önüne iki kutu koyuluyor kutuların içinde elbette onun ilgisini çekmesi açısından midye var ve kutuların üzerindede ülke bayrakları var. Ama her ne hikmetse Paul gidip turu geçecek takımın kutusundakini yiyor. Bunu niye yazdım, tarihe not olsun ilerde bakıp “yahu bir ahtapot paul vardı ona noooldu?” geyiği döndürmek için…
Kategori: Güncel
3 Tem 2010Öncelikle bir parantez açıp içini doldurayım sonra Brezilya’yı çekiştireyim.
Malum Türk erkeği için futbol vazgeçilmezdir, ben ise tam tersi futboldan nefret etme derecesine gelmiş durumdayım. Nedeni belli, saçma sapan takım muhabbetleri, aslında futbolun dostluk ve spor olduğunu unutan fanatikler, futbolcuların artık ruhunu kaybetmesi, başkanların hakemlere baskı kurması vs. vs. gibi sebeplerin yanı sıra “düz adamlık” tanımının en tepesinde futbol seven erkek olmasınıda sayabiliriz. (Bu düz adamlık mevzusuna ileride geniş kapsamlı gireceğim)
Futbola soğukluğum dünya kupası, şampiyonlar ligi, uefa kupası gibi uluslararası organizasyonlarda kayboluyor. Çünkü gerçekten iyi futbol izlemek insana keyif veriyor. Özellikle dünya kupası maçları ayrı bir hava, ayrı bir atmosferde oynanıyor. Bir şenlik, bir karnaval havasında oluyor gibi.
Neyse tarihe not düşmek açısından bu yıl dünya kupası güney afrikada düzenlendiğinide ekleyim (bize bir avrupa şampiyonası vermeyip güney afrikaya dünya kupası organizasyonu vermek eşşekliktir ama neyse).
Turnuva başlarken her zaman olduğu gibi favori Brezilya, Arjantin, İtalya (gruplardan çıkamadılar), Almanya olarak sıralandı. Şampiyona başladı çeyrek finallere gelindi toplam 3 maç ya izledim ya izlemedim sonuçlardan da pek haberim yok. Dün denk geldi Hollanda-Brezilya maçı. Brezilya’ya karşı sempatim var ama Hollanda’nın portakal renkli formaları çok hoş bunun yanında anlamsız bir sevgimde var onlara karşı. Şampiyonluk şansları bence çok zayıf olsa dahi Arjantin’i tuttuğum için Brezilya’nın yenilmesi büyük keyif olacaktı benim için. Neyse maç başladı Brezilya gerçekten iyi top oynuyor 3 pas yaptığında Hollanda defansı dağılıyor, başları dönüyor. Orta sahadan bir ara pası geliyor ve gol. 10. dakikada Hollanda golü yedi, içten içe üzülüyorum ama Brezilya’nın oynadığı futbolda hakikaten iyi. İlk yarı o şekilde bitiyor.
İkinci yarı Hollanda bir gol buluyor. Dönüm noktasıda bana göre burası. Çok iyi futbol oynayan, kendinden çok emin olan Brezilya baktım ki dökülüyor, panikliyor. Kriz yönetimi resmen sıfır. O özgüveni tavan yapmış takımdan geriye kalan 3-5 sinir krizi geçiren adam. Aradan 15 dakika geçiyor bir korner arkaya aşırtılan top ve gol. Brezilyanın zembereği bu andan itibaren boşalıyor. Melo yere düşen bir oyuncunun baldırına basıp doğrudan kırmızı kartı görüyor. Maç bitene kadar Hollanda 4 tane net pozüsyonda yavaş kalıp, bozuk para gibi harcıyor gollük atakları. Brezilyanın ise kayda değer 1-2 atağı var, ama sonuçsuz kalıyor.
Anlıyorum ki Brezilya o kadar büyük değilmiş, yediği bir golle darmadağın olan psikolojiyle Brezilya şampiyon olsaydı yazık olurdu. Hollanda’ya gelince 2-3 adam ile takım yürümeye çalışıyor. Şampiyon olmaları zor gibi görünüyor ama Brezilya’yı eledikten sonra neden olmasın?
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
21 Haz 2010İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmış durumda herkesin derdi “ben” olmuş. Herkes kendi söylediğini kanun sanıyor, en doğruyu o biliyor, bir tek o muhteşem insan gibi davranıyor. Kendini tatmin etmek için zeytinyağı gibi ne olursa olsun suyun üstünde olmak istiyor. Onlar gibi rekabet etmeyene, ben ben diye tutturmayana da kendilerince aşağılar gözle bakıyorlar…
Haftanın ilk günü olmasına rağmen İzmir’de son günlerdeki en serin sabah olduğu için “pazartesi sendromu” yaşamadan uyandım . Kendimi sokağa attığımda da aman aman bir sıcak yoktu çok şükür (31 derece). Vapura bindim, kulaklığımı takıp radyoyu açtım, bir yandan da denizi seyrediyorum. Kanallar arasında gezer dururken çok hoş eski bir şarkı denk geldi “şişt şişt sakin ol sinirlerine hakim ol”… 90′lı yılların başında çocukluk dönemime denk geldiğinden şarkıdan aklımda kalan tek şey nakarat kısmıymış onu farkettim. Hani bir kitabı okuyup, bir filmi izleyip, aradan belirli bir süre geçtikten sonra tekrar izler, okursun farklı anlamlar yerleşir ya zihnine bu şarkıda da durum aynı oldu.
Şarkıyı dinledikçe sanki 90lı yıllarda değil de 20li yıllarda durumu anlatmak için yazılmış gibi geldi. O zamanlarda durum böyleydi herhalde çocukluk aklıyla birşey anlamamışız…
Şimdi bakıyorum, bir tek kelimesi yanlış değil. Kültürümüzden her geçen gün daha fazla uzaklaşıyoruz, insanlığımızı kaybediyoruz farkında olarak veya olmayarak. İlişkiler ego savaşı halinde, trafikte ilk kez gördüğümüz insana bile kin ve nefretle küfürü basıyoruz en ufak hatasında, yada hatası bile olmayan yolda kendi halinde yürüyen insanlara bile bir kulp takıyoruz, anında etiketini yapıştırıyoruz, hiç kendimizi eleştirmeden fildişinden kulelerin tepesinden bakıyoruz insanlara. Aslında farkında değiliz, başkalarını geçtim kendimize saygımız kalmamış. Çok mu karamsarım bilmiyorum, ama umarım ben karamsar yaklaşıyorumdur duruma…
Buda bahsi geçen bu yazıya sebep olan şarkımız…
of bu ne sinir bu ne öfke
aman bir telaş bir acele
herkes birbirini boğacak
bu gidişle sonumuz ne olacakkimi takmış alaturkaya
kimi batıdan sikayetçi
e ne var sanki bunda kızacak
dünya hali bu gelip geçicihişt hişt sakin ol sinirlerine hakim ol
hişt hişt sakin ol sinirlerine hakim olkimi lahmacundan utanır
kimi her önüne gelene gıcık
ya uzak herkes birbirine
ya ilişkiler vıcık vıcıkkimi entellere düşman
kiminden cehalete prim
bu ne manasız didişme
kimse kimseye bir şey ögretemez mirimölümlü dünya ölümlü insan
ha alim olsan ha zalim olsan
ölümlü dünya ölümlü insan
ha alim olsan ha zalim olsanherkesin doğrusu en dogru
herkesin lafi bir hikmet
sıradan seyler de konuşalım
iş mi yani birbirimizi yemekille de kusursuz olmali
hata yapmaya da hakkimiz yok
üçüncü sahislar için herkes
sancilar içinde bu kadari da çok
Kategori: Anılar
27 May 2010Genlerimize işlemiş bir müzik bu. Ne yapsan ne etsen dönüp dolaşıp dinleyeceğin budur arkadaş ben bunu anladım. Babamın TRT 4′te müzik dinlediği vakitlerde “ya nasıl dinliyorsunuz bunları, kıs sesini” diye kavga eden ben. Nerden bilebilirdim her müziği dinleyip sıkılarak bir gün “Türk Sanat Müziği” aşığı olacağım. Tahmin bile edemeyeceği şeyler geliyor ya insanın başına. Öyle bir durum benim için.
Neyse uzun lafın kısası 4 yıldır devamlı olarak bu müziğin müptelası olmuş durumdayım. Bir defasında amatör bir korunun konserine gitme şansım olmuştu 2-3 yıl kadar önce. O konser sonrası bu müziğin canlı olarak dinlendiğinde hakikaten çok daha fazla keyif verdiğini anladım. “Eh be adam hiç ömrü hayatında konser görmedin mi bilmiyor musun?” Diyeceksiniz haklı olarak. Ama tam manasıyla TRT 4 seyircisi modunda bir insanım
Öyle hoplamak zıplamak ayakta saatlerce şarkı dinlemeyi pek sevmediğimden yılbaşlarında veya milli bayramlarda Cumhuriyet-Gündoğdu meydanları hariç konserle alakam olmamıştır bugüne kadar.
Yine böyle bir amatör koronun konserine tesadüf eseri katıldım. “Atatürk Kültür Merkezi’nde etkinlik var fotoğraf çekmeye gidiyorum, sende gelsene” diyen Erhan’ın peşine düşüp bende gittim. Ben konseri halk müziği sanarken sanat müziği konseri çıktı. Hemde İnci Çayırlı konuk solistmiş. Tabii ben Erhan’a brifing babında oğlum bu İnci Çayırlı şöyle meşhur böyle meşhur diye konuşup duruyorum. TRT’de yapılan alaturka solistmiydi neydi o yarışmada jürilik yapmıştı dediğimde oda anımsar gibi oldu. Dinledikten sonra artık unutmaz ömrünün sonuna kadar
Konser çıkışında yüzlerde gülümseme ile birbirimize bakıp “GÜZELDİ” diyebildik sadece.
Konserde özellikle ilk defa duyduğum çok güzel bir eser vardı oda “Canandan Uzak Kaldı Gönül” bu ara devamlı onu dinlemekteyim.
Kategori: Günlük
17 May 2010Yaklaşık 1,5 aylık süre zarfında en azından kayda değer 4 yazılacak olay olsada hiçbirini yazmadım, yazamadım üşendim
Neyse ki bugün öyle bir olay vuku buldu ki yazmadan edemedim. Daha önceki yazılara dönüp bakarsanız birşeyleri unutmakta üzerime olmadığını görürsünüz. Pazartesi pazartesi kalkıp büroma geldim etrafı biraz toparlayıp bilgisayar başına geçip ne var ne yok etrafa bakındım, haber okudum vs. vs. kısacası öğlene kadar vakit geçirdim.
Eh öğlen geldi, mide guruldamaya başladı. Dışarıdan atıştıracak birşeyler almak için çıktığımda anahtarımı yanıma almadığımı fark etmedim bile. Nevaleyi alıp kapının önüne geldiğimde şöyle ellerimle ceplerimi bir yokladım. Baştan aşağı kaynar su dökülmesi hissini yaşadım elbet
Bir kaç dakika düşünme ve arkadaşlara akıl danışma işinden sonra çok duyduğum ama bugüne kadar hiç denemek için karşıma fırsat çıkmayan kredi kartı benzeri bir maddeyle kapı dilini iktirmek eylemini gerçekleştirmeye çalıştım. Bir kaç dakika ön araştırma ve fizibilite ile geçtikten sonra başarılı bir kapı açma operasyonuyla büroya girebildim
Hani böyle insanın içinden kahkahalarla gülmek gelir ya öyle bir kriz gelir gibi oldu. Bir iki ufak gülücükle, pişmiş kelle ifadesiyle işi kurtardık. Erhan’ı arayıp “oğlum artık sanat sahibi oldum” dediğimde dumura uğradı garibim. Ne diyorsun gibilerinden birşeyler söyledi “sanat sahibi oldum oğlum, altın bileziği taktım koluma” dedim yine anlamadı. Daha da açıklayıcı olması için “kapıyı açtım içerdeyim” dedim ve karşılıklı bir gülüşme sonrası bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına geçtim…
Kategori: Günlük
8 Nis 2010Geçtiğimiz Cumartesi-Pazar günleri AÖF sınavlarım vardı. Sınav giriş belgeleri çok önceden postayla geliyor ve öyle bir saçma sistem var ki sınava gireceğiniz yere arabasız şekilde vaktinde gitmeniz imkansız. Çok şükür ki Karşıyaka ve Çiğli’de olan sınav yerlerime teyzem çok yakın oturuyor. Zaten maceralarda teyzem ve benim başımdan geçiyor…
Perşembe akşamı ilk sınav yerimi bulmak için yaptığım ön araştırmalar sonucu yola çıktım (google earth sağolsun). Okulu kolay bir şekilde bulmanın sevinciyle teyzeme gittim. Kuzenlerle ki kuzen dediğime bakmayın annem ailenin en büyüğü, bahsettiğim teyzemde en küçüğü ve aralarındada bir teyze ve bir dayı olunca yaş farkını düşünün neyse kuzenlerle ilk geceyi oynaya hoplaya zıplaya kısacası maymunluk yaparak geçirdim. Ertesi sabah asıl maceranın başlangıcıydı.
Teyzemin “benim çarşıda biraz işim var gel birlikte gidelim, oradan okuluna bakarız” demesiyle atladık arabamıza düştük yollara. Karşıyaka çarşısını kesen ara sokaklarda yaklaşık 2 saat kadar o biraz işi hallettik. Hani atalarımız keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş derler ya benimki ona benzedi. Kadınlarla ne kadar alışverişe çıkmayı sevmediğimi kelimelerle anlatamam. Karşıyaka çarşıda iki saat o dükkan senin bu dükkan benim gezdik, gezmenin yanında fikir verme görevide bana düştü.(zevkime güvenen teyzeme teşekkürü borç bilirim)
Ordan çıktıktan sonra Çiğli 75. Yıl Teknik ve Endüstri Meslek Lisesini bulmak için çabalarımız başladı. Öyle kavşaklar yapılmış ki bilmeyen birinin yolunu bulması imkansız. Öyle ki okulu uzaktan görebiliyorum, “teyze bak okul şurda işte” diye kendimi yırtıyorum ama yolu bulamıyoruz. O arada okulu bulamamanın yanında üstüne yoğurtlu sos misali Çiğli-Menemen yoluna girdik üstelik geri dönüş için olan kavşağıda geçtik. Şuan bu satırları yazarken kendime şaşırıyorum nasıl böyle bir salaklık yaptım diye ama o an o kadar dumur bir vaziyet içindeydim ki geri dönmeyi bile akıl edemeyebilirdim
Şükür ki arka sokaklardan kavşağa kadar geri dönüp ordan tekrar İzmir yönüne döndürdük arabanın burnunu.
İki şeritli yolda kırmızı ışıklarda tırı geçmeye korkan teyzem (tır sağ şeritte sabit durmakta bu sırada) önümüzdeki bir tır ve ek olarak 4-5 arabalık boş şerite girmeyerek orda bekliyor. Bende mantıken tırdan kurtulmak için onu geçmen lazım diye fikrimi belirttim ve o aradan geçmesini söyledim. Tam bu sırada karşıdan karşıya geçeyim mi geçmeyim mi diye böyle arada kalmış bir kadın gözüme çarptı. Ve bizi gülme krizine sokan şu cümle ağzımdan dökülüverdi “teyze bak dikkat et şu kadın yola atlıycak gibi bakıyor”. Evet belki şuan çok komik gelmeyebilir ama hemen akabinde o kadın yola atlayınca biz gülme krizine girdik.
Daha sonra tekrardan okul arama faaliyetlerine devam ettik. Bir kaç defa Anadolu caddesinde kamyonların bizi biçmesi tehlikesinide bertaraf ettikten sonra nihayetinde okula yaklaştığımı hissettim. Yoldan geçen bir öğrenciye okulu sorar sormaz “abi burdan dümdüz devam et solda görürsün” dediğinde yüzümde güller açtı ve çok şükür okulu bulduk.
Daha sonra teyzemin bana son bir numarası daha çıktı (sandım ama değilmiş). Koçtaş ve Carrefour’da sebze meyvelik arayışına geçtik neyse ki güzel istediği gibi birşeyi bulup aldı. Bunun yanında bir kaç saksı, çilek fidesi vs. de aldık.
Herşey bittiğinde 13:00 sularında çıktığımız eve 18:30 sularında hala dönememiştik. Son çalım olarak teyzem tansaşa beni sokunca çıkışta şöyle kendimi bir yola atayımda kurtulayım bu eziyetten diye düşündüm bu sırada teyzem “sen yola atlayacak gibi bakıyorsun” anladın mı şimdi o kadının halini deyince kahkahalar yine havalarda uçuştu neyse ki yola atlamadan, sağ salim evimize vardık. Teyze yeğen güzel bir gün geçirdik.
Sınavlar nasıl geçti derseniz eh işte orta şeker diyebilirim…
Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...
Son Yorumlar