Aydın Boysan

Kategori: Güncel

1 Kas 2009

Bizim milletimiz dirinin kıymetini bilmez, körü öldürür badem gözlü yapar, keli öldürür sonra sırma saçlı yapar. Sevdiğini kaybetmeden değerini bilmez.

Ben böyle olmasın diye hayranı olduğum değerli insan Aydın Boysan için birşeyler yazmak istedim bu gün.

Aydın Boysan ile tanışmamız bir bayram gününe rastlar. Eski bayramları anlatan hoşsohbet bir ihtiyar. Dinlemeden olmaz dedim oturup izledim programı baştan sona. Hani herkes yaşar ama herkes anlatamaz derler ya Aydın abi öyle biri işte. Çocukluğunda hayran olduğu konşusu Muazzez hanımı bir tasvir edişi var ki sanki Muazzez hanım evinin eski iki kanatlı tahta kapısını açmış tam karşınızda duruyor tüm zerafetiyle. Samatya sokaklarını anlatıyor, arkadaşlık-komşuluk ilişkilerini anlatıyor. Futbol oynadığı takımı takımda oynayan “Ayı Hayri” yi anlatıyor. (takımın adı çok karışıktı şuan aklıma gelmiyor) Ağzından kelimeler değil bal dökülüyor.

Rakı üzerine yaptığı sohbetlerde ise insanı en yakın tekel bayiine koşa koşa sürükleyebilecek şeylerden bahsediyor. Rakıyı nikahlı karısı, diğerlerini ise arada yapılan kaçamaklara benzetiyor. Hatta Rusya’da katıldığı bir davette vodka içen ruslar şarkılarla gülüp eğlencenin dibine vurduğunda, ustaya sende bir şarkı söyle diyorlar. “Bir gazel çektim” diyor usta “bütün ruslar kendinden geçti, hepsi offffff çekti” diye beni ekran başında yere yatırıyor.

Ama o bu hoşsohbet olmanın ötesinde aslen bir mimar, sonralarında ise yazarlığa adım atıyor. Hürriyet gazetesinde tam 10 yıl, akşam gazetesinde ise 3 yıl köşeyazısı yazıyor. Şuan yayınlanmış 30′a yakın kitabı var.

Allah sana nice sağlıklı, yaşlar, yıllar verir Aydın usta…

Moda ne menem birşey ki neye bu etiket yapıştırılsa herkes onu tercih ediyor.
Örneklerle açıklamak istiyorum efendim çünkü bu moda olmayacak şeyleri yaptırıyor, yediriyor, içiriyor, giydiriyor.

Kendimi bildim bileli kokoreç hastasıyımdır. Kokusunu 3 sokak öteden av köpeği gibi duyarım. Bu kokoreçin hammaddesi bağırsak olduğundan dolayı bir dönem çoğu kişi bana deli gözüyle bakar, hor görürdü. Abartıyorum sanmayın gerçekten öyle tepkiler alıyordum ki üzülsem mi sevinsem mi bilemiyordum. “Paranla .ok yiyorsun oğlum” diyenler bile en olumlu yorum yapanlardı gerisini siz düşünün. Velhasıl nasıl olduysa son 2-3 yıldır kokoreç öyle yaygınlaştı, öyle moda oldu ki (Mirkelam ve AB etkisiyle sanırım) kokoreççiler mantar gibi her köşe başında bitti. Bu seferde kaliteli kokoreç bulmak zorlaştı. Eskiden zaten az olduğu için işi bilenler bu işi yapıyordu. Ama son zamanlardaki bu artışla birlikte sapla samanı karıştırır olduk. Allahtan eski kokoreççim hala yerinde kapı gibi duruyorda bu zevkten mahrum kalmıyorum. Aynı şey söğüş ve çorbanında başına gelecektir yakındır diye tahmin ediyorum. Söğüş, sakatat ve çorba muhabbetlerinde de “ıyyy yenir mi o iğrenç şeyler” tepkileriyle karşılaşıyorum. Sanki zorla onlara yesinler diye ısrar ediyorum pehh yemeyin kardeşim zorla mı ? :)

Hadi kokoreç örneği sizi pek tatmin etmedi. O zaman şuna bakın. Nar meyvesiyle değil çiçeğiyle meşhur bir ağaçtı eskiden. Nar çiçeği kırmızısı diye bir tabir var yani. Ama meyvesi ne hikmetse sadece bilmece karşımıza “çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane” diye çıkardı. Ben her nar yediğimde üstümü başımı lekeliyor, annemde bu lekeleri daha sonra çıkartamıyor bir güzel bana fırça atıyor olmasına rağmen müptelasıyım hala. Lakin şöyle bir durum peydah oldu başıma. Mehmet Öz çıkıpta nar yiyin, nar suyu için kalbe süper faydalı dediği günden beri. Nar fiyatları ikiye katlandı. Kimsenin yüzüne bakmadığı nar (pazarlarda bulmak için baya çaba sarfetmek gerekirdi) artık el arabalarında her yerde karşıma çıkar oldu. Portakal suyu havuç suyu satan yerler ise portakaldan fazla nar suyu satar hale geldi.

Buna keza aynı şekilde kara veya mor lahana olarak bilinen salatalarda veya turşu olarak tüketilen sebzede de buna benzer bir dönem yaşanmıştı. Kanser hastalığını önlüyor diye bir doktor söylemişti fiyatta hoppala 2-3 katına yükselmişti.

Dersiniz candır çeker yersin, sağlığın korunsun diye yersin. Ehh bende anlayışla karşılarım eşşek değiliz ya.

O zaman size birkaç örnek daha vermem icap edecek herhalde.

Bundan 3-5 sene önce yolda poşu takmış birini görseniz tepkiniz ne olurdu? Dürüst olun…
Eminim “köylüye bak”, “terörist midir nedir ya?”, “kro” vb. tepkiler verirdiniz. Geçtiğimiz kış bütün jet sosyete, bütün tikiler, ikoncanlar kısaca dış görünüşle kafayı bozmuş kişiler poşularla boy gösterdiler ortalıkta. Buna ne diyeceksiniz?

Peki ya lastik çizmelere ne demeli. Yolda lastik çizme giymiş birini görmüş olsanız ya balıkçı, ya inşaat işçisi sanırdınız. Oysa şimdi bildiğimiz 10 liralık lastik çizmelere biraz makyaj yapıp 100 lira civarı fiyata millete kaktırıyorlar resmen.

Converse manyaklığıyla ilgili bir güzel döşendiğim yazım zaten mevcut.

Kısacası biz popüler kültüre fena kafayı takmışız, moda olan şeyler bizi esir almış kendine…

Kısa kısa…

Kategori: Günlük

27 Eki 2009

Yazacak uzun bir konu bulamadığım için şöyle kısa kısa birşeyler anlatayım kendi kendime konuştuklarımı yazıya dökeyim dedim.

Dün akşam dergimizin ekim sayısını gecikmelide olsa en güzelinden bitirdim. Akşam matbaaya ftp aracılığıyla dosyaları yollarken yeter gari (saat 19:30 suları) evden bunları yollayabilirim nasıl olsa kaçayım dedim. Ama ftp bilgilerini yanıma almayı unutunca 500 sefer deneme-yanılma yöntemiyle girmeyi uğraştım fakat muvaffak olamadım :) O yüzden sabah erkenden yollara düştüm. Vapurda kulağımda kulaklık bir yandan Nihat Sırdar’ı dinliyorum diğer yandan İzmir’imin ince kabuklu mis kokulu satsuma tipi mandalinlerinden löpletiyorum. O güzelim sabah serinliğinde yukarıda bahsettiğim şekilde karşıya geçiyorum. Radyoda malum reklamlar gayet uzun sürüyor bende o arada gezinirken TRT Radyo 4′te bir melodi duydum. Bu ilköğretim yıllarında ders sırasında okulun halk oyunları ekibinin çaldığı derste kalkıp hayde bre efeler diye insanı ayağa kaldıracak güzellikteki Kerimoğlu türküsüydü. Lakin o an kerimoğlu ismi aklıma gelmedi taa ilkokul sıralarında bu ismi tabiki bilmiyordum zaten sadece müziğiyle çalışırlardı. Velhasıl hemen internetten daha sonra bulmak için telefona sarılıp mesaj kısmına sözlerini yazmaya başladım. Bir önceki günün yorgunluğu, gece uyunan az uyku nelere kadir görün telefona yazdığımı aynen burayada yazıyorum “al kana boyanmış kel mahmutun her yanı” tabi bunu yazdıktan sonra aklıma gelen ilk şey şu oldu. Ulen acaba hababam sınıfında bunu niye kullanmadılar? Ne güzel dalga geçerlerdi Mahmut hocayla dedim. Sonradan kafama takıldı “ulen koca efe niye kel lakabını alsın” dedim. Onada kendimce “yahu işte adamın babası falan keldir oda öyle anılıyordur” gibilerinden bir açıklama getirdim.

Neyse sonra googleda bu sözleri yazınca tabiki doğal olarak abuk subuk şeyler çıktı karşıma. O an jeton yaklaşık 5-6 saat gecikmeyle düştü. Birde Egeli, İzmirli diye geçiniyorsun dedim kendi kendime kızdım. Sonrası malum internetten Kerimoğlu türküsünü zeybek oyunuyla birlikte görüntülü olarak izleyip hatim ettim defalarca :)

İkinci değinmek istediğim mevzu ise şu. Akşam hava erken karardığı için bir kaç gündür değişik hissediyorum kendimi. Eve dönerken aklımdan hemen banyoya girip bir güzel yıkanıp paklanmak geçiyor. Ama aynı anda “of ya kim uğraşacak şimdi” diyede içimden geçiriyorum. Ömrü hayatım boyunca hamama hiç gitmedim. Bu yaşa kadar gitmediğim için herhalde bundan sonra içim kaldırıpta hamama gitmem, gidemem. Buraya nerden geldi konu onuda anlatayım. Kendi kendime hem yürüyüp hem düşünürken “ulen evdede bir tellak olsa yıkasa paklasa seni misler gibi ne güzel olur” diye içimden geçirdim. Sonrada Türk insanına hemen yaftayı yapıştırdım. Biz tembeliz dedim. Niye derseniz bakınız düşününüz Türk hamamı dünyaca ünlü. Yani daha millet senede bir ya yıkanır ya yıkanmazken, avrupa ve bilimum kıtalar kokuşmuşken biz hamamı bulmuşuz. Ama olay hamamda bitmiyor olay tellak dediğimiz kişide bitiyor. Yani sen yat adam seni temizlesin solucan gibi ölü derilerini çıkarsın. Rengin iki ton açılıp hamamdan çık ne kıyak ama. Yada düşünün eski filmlerde devamlı biri diğerini yıkar yani temizliğe evet bayılıyoruz, ama kendi kendimize yıkanmaya paklanmaya üşeniyoruz…

Bilmem anlatabildim mi :) yada sadece ben mi böyleyim acaba…
(kısa kısa dedim ama uzun oldu çenemin ayarı yok ki)

MsSQL Tarih Sorunu ve Çözümü

Kategori: Web

13 Eki 2009

Merhabalar

Normalde günlük yaşamdan, sinemadan, anılarımdan falan birşeyler yazıyorum. Bu tip bir yazıyı yazmak blogumun konseptine aykırı olsada çok tav olduğum bir durumu ve bu durumun çözümünü benimle aynı duruma düşecek kişiler için yazmayı insanlık namına bir görev olarak kabul ettim ve harekete geçtim :)

Olay bir arkadaşımın bir sorunumuz var çözsen çözsen bu işi sen çözersin demesiyle başladı. Bir ilan sitesi yazdırılmış ASP ile fakat yazan kişi parayı alıp ortalıktan toz olunca öylece kala kalmışlar. Rica üzerine duruma el attım.

Alınan hata

Microsoft OLE DB Provider for ODBC Drivers error ‘80040e07′ [Microsoft][ODBC SQL Server Driver][SQL Server]
The conversion of a char data type to a datetime data type resulted in an out-of-range datetime value.

idi. Açık ve net olarak tarihle ilgili bir problem olduğu ortadaydı. İngilizce tarih ay, gün, yıl bizim tarihlerimiz ise gün, ay, yıl olarak yazıldığından dolayı sql sorgularında ve kayıt eklemede sorun çıkıyor. Ha sorun nasıl çıkıyor now() fonksiyonunu kullandığınızda çıkıyor. now() karşılığı sunucu gün.ay.yıl saat:dakika veya ay.gün.yıl saat:dakika şeklinde çıktı veriyor. MsSQL sütunu ise saniyeyide istiyor fonksiyon oluşturarak bunu yapmak mümkün olsada tarih sorgulamada vs. yine sorun çıkartma ihtimali var. Hem fonksiyon yazmakla uğraşıp hemde tarihe göre sorgulamada sorun yaşama riskine girmek yerine getdate() yazıldığında hem sorgulama yaparken, hem kayıt eklerken hiçbir sorunla karşılaşmadan cillop gibi scriptiniz çalışıyor.

Güle güle kullanın :)

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

Kategori: Sinema

30 Eyl 2009

Geçen gün gecenin bir vakti can sıkıntısından film arşivimi karıştırmaya başladığımda belkide 5. defa bu filmi izlemek için açtım.

Film o kadar doğal, o kadar içimizden ki sevmemek elde değil. Ömrünü bir hayat kadını uğruna feda eden bir adam. Amatör kümede canla başla futbol oynayan ufak bir mahallenin insanları. Komşuluk ilişkileri, baba oğul ilişkileri, platonik aşklar hep bizden, hep yaşadığımız gördüğümüz şeyler.

Tabii filmde oynayan oyuncularında bize bunu böyle hissettirmesine borçlu böyle güzel olmasını. Rahmetli Savaş Dinçel sazı eline alıpta “hayat futbola fena helde benzer” diye söze başladığında sanki karşınızda oturmuş bir elinde sigarası, rakısını yudumlarken hayat dersi veriyor.

Filmde göze batan tek oyuncu Rafetel Roman onun haricinde doğallığı o ahengi bozan kimse yok. Daha önce yazdığım gemide ile ilgili yazımdada belirttiğim gibi son yılların belkide en iyi oyuncusu dediğim Erkan Can yine döktürmüş. Aslında film 2000 yılında çekilmiş ama bazı şeyler şarap gibi zamanla değerlenir ya bu filmde benim için öyle. Gün geçtikçe değer kazanıyor.

Bu arada konuk oyuncularda göz dolduruyor. Kimler var kimler Şeytan Rıdvan, Tanju, Sarı Fırtına Metin, Ali, Atom Karınca Rıza gibi filmin geçtiği dönemin ünlü futbolcuları boy gösteriyor.

İşte böyle bir film hala izlememiş olan varsa tavsiye edilir…

İyi Bayramlar…

Kategori: Günlük

23 Eyl 2009

İyi bayramlar burdan yolu geçen ve bu yazıyı okuyan herkese.

Gerçi 3 günlük bayram bitti fakat ancak birşeyler karalayacak istek ve şevk geldi.

Yozlaşan bayramlardan daha doğrusu insanlardan dert yanmak istiyorum biraz. Artık etrafımda kime sorsam “bayram benim için sadece tatil” diyor. En olumlu yanıtı veren bile “bayramda artık heycanlanmıyorum sıradan bir gün gibi, tabi yinede önemli” diyerek geçiştiriyor.

Bayram denildiğinde benim aklıma ilk gelen (kavramsal olarak değil çağrışım olarak) yeni kıyafetler, yeni olmasada temiz jilet gibi ütülü kıyafetler geliyor. El öpmek onun ardından ikinci sırada. Annanemin baklavası üç. Bayram sabahı annemin “hadi geç kalıyoruz, çabuk olun, bir bayramda erken hazırlanıp çıkalım şu evden” deyişi dördüncü sırada geliyor.

Bayram bir zamanlar büyüklerin ziyaret edilmesi, küslerin barışması, çocukların sevindirilmesi gibi güzel hadiselerin yaşanacağı bir kaç günü ifade edermiş. Şimdi ise telefona gelen “bayramınızı en içten dileklerimle kutlar mutluluklar dilerim mesut bahtiyar” gibilerinden klasik bir cümle ve ardından ad soyad yazılan mesajlarla bayram kutlanır oldu. Birinci derece akrabaları bile insanlar ziyaret etmez hale geldi. Çünki artık bayram=tatil oldu. İnsanlar bayramda nereye kaçacaklarını düşünüyor artık. Bir dönemin kent reklamındaki gibi yaşlıları gözü kulağı kapıda bekleteceklerini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Tatile gitmeyen veya önce el öpüp sonra tatile kaçan anne babaların çocuklarıda kim fazla para verirse onun elini öper, onu daha çok sever haldeler. Daha 5 yaşında kuzenim bile elimi öptükten sonra neredeyse boynuma sarılıp harçlık isteyecek halde.

Materyalistlik, bencillik, sözde çağdaş yaşam artık bayram ruhunada tecavüz etti teknolojinin katkılarıyla… Gözümüz aydın

Türk milleti olarak biraz unutkanız sanki. Başımıza her gelen afette, her gelen kötü olayda ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Eleştiriyoruz, kızıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, böyle olmaz, böyle gitmez diyoruz.

17 Ağustos depremi aylarca konuşuldu, yazıldı çizildi. Binlerce vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybetmeyen, evini barkını kaybetti. İnsanların psikolojileri bozuldu. Yıkılan binlerce evin hesabını sadece Veli Göçer verdi. Şuan hala cezasını çekiyor. Diğerleri nerede? Yok. Depremle ilgili çalışma var mı? Oda yok. Depremi ya bir deprem olduğunda yada 17 ağustosun yıl dönümlerinde hatırlıyoruz.

Biraz daha eskilere dönelim Adana Dinar depremi 1 ekim 1995. Çocukluk döneminde hafızanızın bir kenarında kalan isim ve o isme ait ufak bir fotoğraf olur ya. İşte Dinar depremi benim hafızamda ancak o kadar yer ediyor. Şuan Dinar yeni bir depreme hazır mı? Umarım öyledir ama hiç sanmıyorum.

30 Yıldır Şehit veriyoruz doğuda-güneydoğuda. Her olayda teröre lanet yağdırılıyor. Çıkıp konuşmalar yapılıyor. Ne kadar sürüyor etkisi 1 bilemediniz 2 gün çok büyük olaylarda en fazla 1 hafta konuşuluyor. Çok yeni bir olay hatırlayın dağlıca baskınını aylarca tartışıldı sonuç ne oldu? hiç. Karakollarda iyileştirme çalışmaları yapıldı ama canlar gittikten sonra o kadar kıymeti kalmıyor. Yinede iyi bir gelişme.

Neyse gelelim İstanbul’da yaşanan acı olaylara. Başbakan “derenin intikamı acı olur” dedi. 31 İnsanın suçu neydi? Dereye ne yaptılar ki dere intikam aldı? Ortada bir suç varsa rant sağlamak için, oy kazanmak için dere yataklarına imar izni verenin. Gece kondu mahallelerine hizmet götürenin, imar affı çıkaranın, gecekondulara tapu verenin. Bir çok yerde gösterildi Mimar Sinan’ın yapmış olduğu 400 küsür yıllık köprü sele rağmen dimdik ayakta. Hemde suyun geçişine izin verecek şekilde düşünülüp o şekilde yapılmış. Fakat günümüz mühendisliğiyle, bilimiyle, gelişmiş teknik ve malzemeleriyle yapılmış köprüler ya suyu tutmaya yaradı ya suyu tutamayıp yıkılıp gitti. Olan yine masum insanlara oldu. Birde kapalı minibüste taşınan insanlar varki. Ülkedeki işsizliğe kurban giden insanlar onlar. Eğer işsizlik olmasa, o insanlar o şartlar altında çalışmayı kabul ederler mi? Kendilerinin mal gibi taşınmasına müsade ederler mi? Haklarını aramazlar mı? ama iş yok, karınlarını doyurmak, hayatlarını devam ettirmek zorundalar ve o şartlara mecburen katlanıyorlar.

Bu olayın izleri silinip gittiğinde yani şöyle 3-4 ay sonra bir televizyon kanalı, bir gazete, bir yönetici çıkıpta bu konuda birşeyler yazar, söyler, açıklama yapar mı? Veya biz bu olayı ne zamana kadar hatırlarız? Unutur muyuz yoksa?

Unutsakta sorun değil bir daha felaket yaşadığımızda muhakkak hatırlarız…

İzmir Cumhuriyet tarihinin dönüm noktalarının yaşandığı yerlerden biri. Kurtuluş mücadelemizin ilk kurşunu İzmir’li gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılmış. 15 Mayıs 1919′da yani M. Kemal Samsun’a çıkmaya hazırlanırken kurtuluş savaşını başlatmıştır denilebilir. Daha sonra yurdun dört bir yanında halkı örgütleyip Kuvay-i Milliye hareketini başlatan M. Kemal 1 Eylül 1922 tarihinde “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri” emrinden sonra 9 Eylül günü Türk ordusu İzmir’e girmiş ve düşman denize dökülmüş.

Bu kısa tarih özetinden sonra birazda 9 Eylül günü yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum. Sabah kalktığımda telaşlı telaşlı yollara düştüm. Büyük bir web sayfası projesi için görüşmeye gidecektim. Bu telaş sırasında cep telefonumu bile evde unutmuşum. Konakta bayrakları ve kalabalığı görünce şöyle bir düşündüm evet bu gün o gündü. İzmir’in kurtuluşu.

Polis her tarafı güvenlik için çevirmiş aranmadan geçemiyorsunuz. Kendimi kötü hissetsemde güvenliğimiz için olduğunu düşündüğümden pek üzerinde durmadan görüşmeye gittim. Ordan çıkıp dergiye geçecektim işlerim vardı ama içimdeki sesi dinleyip. Hadi Konak’tan değilde Pasaport’tan vapura bineyim hem biraz Cumhuriyet meydanına bakarım diyerek yollara düştüm. Yollarda her tarafta anneler babalar ellerinde omuzlarında çocukları bayraklarıyla Cumhuriyet meydanına akın eder halde yürüyorlar. Sizi bilmiyorum ama ben bayrak gördüğümde tüylerim diken diken oluyor, gözlerim doluyor, içimden “NE MUTLU BANA Kİ TÜRKÜM” diye haykırmak geliyor.

Cumhuriyet meydanı ana baba günü 1. Kordondan belli orada ne kadar kalabalık olduğu. Diğer taraftan denize bakıyorum balıkçılar bayraklarla donatmışlar teknelerini İnciraltı-Sahilevleri limanlarından gelmişler. Onları seyrederek yürüdüm yavaş yavaş acele etmeden. Cumhuriyet meydanına geldim gelmesine ama bırakın meydana girmeyi Pasaport iskelesinin ağzı bile insan dolu. Bir süre acaba kaynak yapabilirmiyim aradan diye şöyle sağa sola baktım ama mümkün görünmüyordu. Polis barikatı vardı.

Bende iskeleye girdim açık kısımdan bir denizdeki teknelere bir meydana baktım. Her taraf bayraklarla dolu, vatansever insanlarla dolu. Akşamdan yağan yağmurun serinliğine aldırmadan rüzgarda durdum. Yüzümde hafif bir gülümseme ve gurur ifadesiyle konuşmaları okunan şiirleri dinledim. Temsili olarak askerlerin İzmir’e girişini bile gördüm uzaktan da olsa.

Vapura atladım Alsancak iskelesine gidene kadar denizden Cumhuriyet meydanına, denizdeki balıkçı teknelerine bir daha doya doya baktım.

Dedelerimle, ATATÜRK’ümle, İzmir’in vatan sever, çağdaş, demokrat ve laik halkıyla gurur duyarak ve teşekkür ederek işimin yolunu tuttum.

dipnot: 9 eylül günü yazmak istesemde bir gün önce yağan yağmurla iş yerimizi biraz su basınca ancak yeni yazabildim.

Son zamanlarda yaşadığım en güzel 24 saati yaşadım diyebilirim. Arayıpta bulamadığım türden dolu dolu yarımşardan bir gün ve bir gece yaşadım.

İzmir’in bir zamanlar şirin bir köyü olan Zeytinalanı şimdilerde kasaba denebilecek kıvamda bir yer. Çok yakın bir dostumun ve tanıdığım tüm kuzenlerinin arkadaşları olan Hasan-Hüseyin kardeşlerin asker eğlencesi için oraya davet edildim. Eh davete icabet adettendir gitmemek saygısızlık olur diyerekten Cumartesi günü öğle saatlerinde Erhan’la birlikte yollara düştük. Zeytinalanına geldik, bir kaç tanıdıkla merhabalaşıp, el öpüp, çaylarını içtikten sonra. Yerleşimin daha az olduğu yerdeki asıl davetli olduğumuz yere gittik. Allah’ım o ne güzellik. İncir ağaçları, bahçede envayi çeşit sebze, inekler(doğal olarak hafif bir tezek kokusu), ciğere fazla çekildiğinde kafa yapan bol oksijenli bir hava ve şehrin inanılmaz gürültüsünden patırtısından eser olmayan sessiz bir ortam.

Herkesle şöyle bir merhabalaşıp nereye otursak diye yer ararken şöyle güzel bir dut ağacının altını seçtik. Zaten hazır olan masaya kurulduk bir güzel. Başladık hafif hafif yemekleri yemeye ve sohbet etmeye. Arada geçen boşnakça kelimeleri ya Erhan tercüme ediyor yada söyleyen kişi bana dönüp söylüyor anlıycağınız muhabbet gırla. Birbirinden güzel yemekler, mezeler, salatalar insanın her birinden birer lokma tadarak doyabileceği bir sofra. Birde müzik olsa diyorsunuz ama oda var merak etmeyin hali hazırda bir davul ve bir zurnacımız mevcuttu. Türk insanı ağzıyla içmeyi beceremediğinden ötürü ufak bir kavga çıktı. Yine fazla kaçıran biri havaya ateş edeceğine davulcuya doğru ateş edince ortalık karıştı davulcu attı kendini yere. Bize biraz daha uzak olduğundan biz davulcuyu hakkın rahmetine kavuştu sandık ama telaş çabuk atlatıldı bizim davulcu yine başlayınca rahat bir nefes aldık.

Velhasıl gece sonlandı. Herkes evlerine gitti. Bizde Erhan, kuzenleri ve Hasan-Hüseyin kardeşlerle birlikte kaldık başbaşa. Arada fazla kaçıranlar izin isteyip yattı. Sabaha kadar sessiz sakin oturup sohbet ettik. Artık piller bitme durumuna gelince herkes yattı. Sabah serinliğinde yarım açık pencere önünde tatlı bir uykuya daldım. Sadece 3-4 saat uyumak sanki 10-12 saat uyumuşum gibi bir enerji doldurdu.

Uzun kuzen Rıdvan bize kahvaltı için domatesli, sucuklu bir yumurta yapmış ki sormayın. Yemekten sonra biraz oturup muhabbet ettik. Biraz dağ tepe yürüyüş yaptık, incir yedik, tarlaya dalıp domates biber topladık. Yani şehirde yapamadığım ne varsa doyasıya yaptım.

Bu sıralar ihtiyacım olan doğayla baş başa kalma olayını doya doya yaşadığım için inanılmaz bir mutluluk ve huzur doluyum. Böyle yerlerde devamlı yaşayanlara bunları anlatsam herhalde gülerek bakar ama tabiattan uzak yaşayanlar için böyle şeyler inanılmaz keyif verici.

Neyse daha fazla uzatmıyorum mutluyum, huzurluyum :)

Susuz Yaz…

Kategori: Günlük

6 Ağu 2009

Hemen susuz yaz filmi aklınıza gelmesin. Onu sadece hava olsun diye yazdım.

İzmir’in en büyük barajından şehrin hemen hemen yarısına su veren borularda tamirat yapıldı. Pazartesi sabahından 5 dakika öncesine kadar susuz olarak geçindik gittik.

Tabii böyle yazması, söylemesi kolay. Yani taşıma suyla işlerin nasıl zor yürüdüğünü, aslında çeşmeyi açtığınızda suyun şıkır şıkır akmasının ne kadar büyük devlet olduğunu anlıyorsunuz. Gel gelelim sadece bunlada kalmıyor anladığınız şeyler. Mesela şöyle birşeyi daha keşfettim. Bildiğiniz gibi kırsal kesimlerde özelliklede köylerde tek bir tastan yemek yenir. Bu kabalık gibi gelsede bir tabak yıkamak nerde, adam başı bir tabak yıkamak nerde?
Belki sebebi başkadır ama bana asıl neden bu diye geldi.

Tuvalet olayı ap ayrı bir eziyet. El yıkamak, yüz yıkamak ayrı eziyet. Yani eli yıkamak eziyet olduğu için tuvalete girmemek gibi bir çözüm bulduysamda insan vücudu bir yere kadar dayanıyor. Sonradan bununda sebebinin çok su içmekten kaynaklandığını tespit edip su tüketimini azaltarak kısmi çözüm üretmiş bulunmaktayım :P

Velhasıl hepsini geçtim sevgili okurlarım ama 40 derece izmir sıcağında sucuk gibi terleyerek eve gelince duş alamamak en berbatı. Ki dün yaklaşık 2-3 saat çok çok az akan suyu hemen değerlendirip o işi aradan çıkartmıştım.

Bu gün anladım ki son 1-2 günün rahatsızlık veren huzursuzluk veren tek etkeni buymuş. Sular geldi yüzümde saçma ve anlamsız bir gülüş var :)

Blog Hakkında

Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...