Kategori: Güncel
3 Tem 2010Öncelikle bir parantez açıp içini doldurayım sonra Brezilya’yı çekiştireyim.
Malum Türk erkeği için futbol vazgeçilmezdir, ben ise tam tersi futboldan nefret etme derecesine gelmiş durumdayım. Nedeni belli, saçma sapan takım muhabbetleri, aslında futbolun dostluk ve spor olduğunu unutan fanatikler, futbolcuların artık ruhunu kaybetmesi, başkanların hakemlere baskı kurması vs. vs. gibi sebeplerin yanı sıra “düz adamlık” tanımının en tepesinde futbol seven erkek olmasınıda sayabiliriz. (Bu düz adamlık mevzusuna ileride geniş kapsamlı gireceğim)
Futbola soğukluğum dünya kupası, şampiyonlar ligi, uefa kupası gibi uluslararası organizasyonlarda kayboluyor. Çünkü gerçekten iyi futbol izlemek insana keyif veriyor. Özellikle dünya kupası maçları ayrı bir hava, ayrı bir atmosferde oynanıyor. Bir şenlik, bir karnaval havasında oluyor gibi.
Neyse tarihe not düşmek açısından bu yıl dünya kupası güney afrikada düzenlendiğinide ekleyim (bize bir avrupa şampiyonası vermeyip güney afrikaya dünya kupası organizasyonu vermek eşşekliktir ama neyse).
Turnuva başlarken her zaman olduğu gibi favori Brezilya, Arjantin, İtalya (gruplardan çıkamadılar), Almanya olarak sıralandı. Şampiyona başladı çeyrek finallere gelindi toplam 3 maç ya izledim ya izlemedim sonuçlardan da pek haberim yok. Dün denk geldi Hollanda-Brezilya maçı. Brezilya’ya karşı sempatim var ama Hollanda’nın portakal renkli formaları çok hoş bunun yanında anlamsız bir sevgimde var onlara karşı. Şampiyonluk şansları bence çok zayıf olsa dahi Arjantin’i tuttuğum için Brezilya’nın yenilmesi büyük keyif olacaktı benim için. Neyse maç başladı Brezilya gerçekten iyi top oynuyor 3 pas yaptığında Hollanda defansı dağılıyor, başları dönüyor. Orta sahadan bir ara pası geliyor ve gol. 10. dakikada Hollanda golü yedi, içten içe üzülüyorum ama Brezilya’nın oynadığı futbolda hakikaten iyi. İlk yarı o şekilde bitiyor.
İkinci yarı Hollanda bir gol buluyor. Dönüm noktasıda bana göre burası. Çok iyi futbol oynayan, kendinden çok emin olan Brezilya baktım ki dökülüyor, panikliyor. Kriz yönetimi resmen sıfır. O özgüveni tavan yapmış takımdan geriye kalan 3-5 sinir krizi geçiren adam. Aradan 15 dakika geçiyor bir korner arkaya aşırtılan top ve gol. Brezilyanın zembereği bu andan itibaren boşalıyor. Melo yere düşen bir oyuncunun baldırına basıp doğrudan kırmızı kartı görüyor. Maç bitene kadar Hollanda 4 tane net pozüsyonda yavaş kalıp, bozuk para gibi harcıyor gollük atakları. Brezilyanın ise kayda değer 1-2 atağı var, ama sonuçsuz kalıyor.
Anlıyorum ki Brezilya o kadar büyük değilmiş, yediği bir golle darmadağın olan psikolojiyle Brezilya şampiyon olsaydı yazık olurdu. Hollanda’ya gelince 2-3 adam ile takım yürümeye çalışıyor. Şampiyon olmaları zor gibi görünüyor ama Brezilya’yı eledikten sonra neden olmasın?
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
21 Haz 2010İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmış durumda herkesin derdi “ben” olmuş. Herkes kendi söylediğini kanun sanıyor, en doğruyu o biliyor, bir tek o muhteşem insan gibi davranıyor. Kendini tatmin etmek için zeytinyağı gibi ne olursa olsun suyun üstünde olmak istiyor. Onlar gibi rekabet etmeyene, ben ben diye tutturmayana da kendilerince aşağılar gözle bakıyorlar…
Haftanın ilk günü olmasına rağmen İzmir’de son günlerdeki en serin sabah olduğu için “pazartesi sendromu” yaşamadan uyandım . Kendimi sokağa attığımda da aman aman bir sıcak yoktu çok şükür (31 derece). Vapura bindim, kulaklığımı takıp radyoyu açtım, bir yandan da denizi seyrediyorum. Kanallar arasında gezer dururken çok hoş eski bir şarkı denk geldi “şişt şişt sakin ol sinirlerine hakim ol”… 90′lı yılların başında çocukluk dönemime denk geldiğinden şarkıdan aklımda kalan tek şey nakarat kısmıymış onu farkettim. Hani bir kitabı okuyup, bir filmi izleyip, aradan belirli bir süre geçtikten sonra tekrar izler, okursun farklı anlamlar yerleşir ya zihnine bu şarkıda da durum aynı oldu.
Şarkıyı dinledikçe sanki 90lı yıllarda değil de 20li yıllarda durumu anlatmak için yazılmış gibi geldi. O zamanlarda durum böyleydi herhalde çocukluk aklıyla birşey anlamamışız…
Şimdi bakıyorum, bir tek kelimesi yanlış değil. Kültürümüzden her geçen gün daha fazla uzaklaşıyoruz, insanlığımızı kaybediyoruz farkında olarak veya olmayarak. İlişkiler ego savaşı halinde, trafikte ilk kez gördüğümüz insana bile kin ve nefretle küfürü basıyoruz en ufak hatasında, yada hatası bile olmayan yolda kendi halinde yürüyen insanlara bile bir kulp takıyoruz, anında etiketini yapıştırıyoruz, hiç kendimizi eleştirmeden fildişinden kulelerin tepesinden bakıyoruz insanlara. Aslında farkında değiliz, başkalarını geçtim kendimize saygımız kalmamış. Çok mu karamsarım bilmiyorum, ama umarım ben karamsar yaklaşıyorumdur duruma…
Buda bahsi geçen bu yazıya sebep olan şarkımız…
of bu ne sinir bu ne öfke
aman bir telaş bir acele
herkes birbirini boğacak
bu gidişle sonumuz ne olacakkimi takmış alaturkaya
kimi batıdan sikayetçi
e ne var sanki bunda kızacak
dünya hali bu gelip geçicihişt hişt sakin ol sinirlerine hakim ol
hişt hişt sakin ol sinirlerine hakim olkimi lahmacundan utanır
kimi her önüne gelene gıcık
ya uzak herkes birbirine
ya ilişkiler vıcık vıcıkkimi entellere düşman
kiminden cehalete prim
bu ne manasız didişme
kimse kimseye bir şey ögretemez mirimölümlü dünya ölümlü insan
ha alim olsan ha zalim olsan
ölümlü dünya ölümlü insan
ha alim olsan ha zalim olsanherkesin doğrusu en dogru
herkesin lafi bir hikmet
sıradan seyler de konuşalım
iş mi yani birbirimizi yemekille de kusursuz olmali
hata yapmaya da hakkimiz yok
üçüncü sahislar için herkes
sancilar içinde bu kadari da çok
Kategori: Anılar
27 May 2010Genlerimize işlemiş bir müzik bu. Ne yapsan ne etsen dönüp dolaşıp dinleyeceğin budur arkadaş ben bunu anladım. Babamın TRT 4′te müzik dinlediği vakitlerde “ya nasıl dinliyorsunuz bunları, kıs sesini” diye kavga eden ben. Nerden bilebilirdim her müziği dinleyip sıkılarak bir gün “Türk Sanat Müziği” aşığı olacağım. Tahmin bile edemeyeceği şeyler geliyor ya insanın başına. Öyle bir durum benim için.
Neyse uzun lafın kısası 4 yıldır devamlı olarak bu müziğin müptelası olmuş durumdayım. Bir defasında amatör bir korunun konserine gitme şansım olmuştu 2-3 yıl kadar önce. O konser sonrası bu müziğin canlı olarak dinlendiğinde hakikaten çok daha fazla keyif verdiğini anladım. “Eh be adam hiç ömrü hayatında konser görmedin mi bilmiyor musun?” Diyeceksiniz haklı olarak. Ama tam manasıyla TRT 4 seyircisi modunda bir insanım
Öyle hoplamak zıplamak ayakta saatlerce şarkı dinlemeyi pek sevmediğimden yılbaşlarında veya milli bayramlarda Cumhuriyet-Gündoğdu meydanları hariç konserle alakam olmamıştır bugüne kadar.
Yine böyle bir amatör koronun konserine tesadüf eseri katıldım. “Atatürk Kültür Merkezi’nde etkinlik var fotoğraf çekmeye gidiyorum, sende gelsene” diyen Erhan’ın peşine düşüp bende gittim. Ben konseri halk müziği sanarken sanat müziği konseri çıktı. Hemde İnci Çayırlı konuk solistmiş. Tabii ben Erhan’a brifing babında oğlum bu İnci Çayırlı şöyle meşhur böyle meşhur diye konuşup duruyorum. TRT’de yapılan alaturka solistmiydi neydi o yarışmada jürilik yapmıştı dediğimde oda anımsar gibi oldu. Dinledikten sonra artık unutmaz ömrünün sonuna kadar
Konser çıkışında yüzlerde gülümseme ile birbirimize bakıp “GÜZELDİ” diyebildik sadece.
Konserde özellikle ilk defa duyduğum çok güzel bir eser vardı oda “Canandan Uzak Kaldı Gönül” bu ara devamlı onu dinlemekteyim.
Kategori: Günlük
17 May 2010Yaklaşık 1,5 aylık süre zarfında en azından kayda değer 4 yazılacak olay olsada hiçbirini yazmadım, yazamadım üşendim
Neyse ki bugün öyle bir olay vuku buldu ki yazmadan edemedim. Daha önceki yazılara dönüp bakarsanız birşeyleri unutmakta üzerime olmadığını görürsünüz. Pazartesi pazartesi kalkıp büroma geldim etrafı biraz toparlayıp bilgisayar başına geçip ne var ne yok etrafa bakındım, haber okudum vs. vs. kısacası öğlene kadar vakit geçirdim.
Eh öğlen geldi, mide guruldamaya başladı. Dışarıdan atıştıracak birşeyler almak için çıktığımda anahtarımı yanıma almadığımı fark etmedim bile. Nevaleyi alıp kapının önüne geldiğimde şöyle ellerimle ceplerimi bir yokladım. Baştan aşağı kaynar su dökülmesi hissini yaşadım elbet
Bir kaç dakika düşünme ve arkadaşlara akıl danışma işinden sonra çok duyduğum ama bugüne kadar hiç denemek için karşıma fırsat çıkmayan kredi kartı benzeri bir maddeyle kapı dilini iktirmek eylemini gerçekleştirmeye çalıştım. Bir kaç dakika ön araştırma ve fizibilite ile geçtikten sonra başarılı bir kapı açma operasyonuyla büroya girebildim
Hani böyle insanın içinden kahkahalarla gülmek gelir ya öyle bir kriz gelir gibi oldu. Bir iki ufak gülücükle, pişmiş kelle ifadesiyle işi kurtardık. Erhan’ı arayıp “oğlum artık sanat sahibi oldum” dediğimde dumura uğradı garibim. Ne diyorsun gibilerinden birşeyler söyledi “sanat sahibi oldum oğlum, altın bileziği taktım koluma” dedim yine anlamadı. Daha da açıklayıcı olması için “kapıyı açtım içerdeyim” dedim ve karşılıklı bir gülüşme sonrası bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına geçtim…
Kategori: Günlük
8 Nis 2010Geçtiğimiz Cumartesi-Pazar günleri AÖF sınavlarım vardı. Sınav giriş belgeleri çok önceden postayla geliyor ve öyle bir saçma sistem var ki sınava gireceğiniz yere arabasız şekilde vaktinde gitmeniz imkansız. Çok şükür ki Karşıyaka ve Çiğli’de olan sınav yerlerime teyzem çok yakın oturuyor. Zaten maceralarda teyzem ve benim başımdan geçiyor…
Perşembe akşamı ilk sınav yerimi bulmak için yaptığım ön araştırmalar sonucu yola çıktım (google earth sağolsun). Okulu kolay bir şekilde bulmanın sevinciyle teyzeme gittim. Kuzenlerle ki kuzen dediğime bakmayın annem ailenin en büyüğü, bahsettiğim teyzemde en küçüğü ve aralarındada bir teyze ve bir dayı olunca yaş farkını düşünün neyse kuzenlerle ilk geceyi oynaya hoplaya zıplaya kısacası maymunluk yaparak geçirdim. Ertesi sabah asıl maceranın başlangıcıydı.
Teyzemin “benim çarşıda biraz işim var gel birlikte gidelim, oradan okuluna bakarız” demesiyle atladık arabamıza düştük yollara. Karşıyaka çarşısını kesen ara sokaklarda yaklaşık 2 saat kadar o biraz işi hallettik. Hani atalarımız keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş derler ya benimki ona benzedi. Kadınlarla ne kadar alışverişe çıkmayı sevmediğimi kelimelerle anlatamam. Karşıyaka çarşıda iki saat o dükkan senin bu dükkan benim gezdik, gezmenin yanında fikir verme görevide bana düştü.(zevkime güvenen teyzeme teşekkürü borç bilirim)
Ordan çıktıktan sonra Çiğli 75. Yıl Teknik ve Endüstri Meslek Lisesini bulmak için çabalarımız başladı. Öyle kavşaklar yapılmış ki bilmeyen birinin yolunu bulması imkansız. Öyle ki okulu uzaktan görebiliyorum, “teyze bak okul şurda işte” diye kendimi yırtıyorum ama yolu bulamıyoruz. O arada okulu bulamamanın yanında üstüne yoğurtlu sos misali Çiğli-Menemen yoluna girdik üstelik geri dönüş için olan kavşağıda geçtik. Şuan bu satırları yazarken kendime şaşırıyorum nasıl böyle bir salaklık yaptım diye ama o an o kadar dumur bir vaziyet içindeydim ki geri dönmeyi bile akıl edemeyebilirdim
Şükür ki arka sokaklardan kavşağa kadar geri dönüp ordan tekrar İzmir yönüne döndürdük arabanın burnunu.
İki şeritli yolda kırmızı ışıklarda tırı geçmeye korkan teyzem (tır sağ şeritte sabit durmakta bu sırada) önümüzdeki bir tır ve ek olarak 4-5 arabalık boş şerite girmeyerek orda bekliyor. Bende mantıken tırdan kurtulmak için onu geçmen lazım diye fikrimi belirttim ve o aradan geçmesini söyledim. Tam bu sırada karşıdan karşıya geçeyim mi geçmeyim mi diye böyle arada kalmış bir kadın gözüme çarptı. Ve bizi gülme krizine sokan şu cümle ağzımdan dökülüverdi “teyze bak dikkat et şu kadın yola atlıycak gibi bakıyor”. Evet belki şuan çok komik gelmeyebilir ama hemen akabinde o kadın yola atlayınca biz gülme krizine girdik.
Daha sonra tekrardan okul arama faaliyetlerine devam ettik. Bir kaç defa Anadolu caddesinde kamyonların bizi biçmesi tehlikesinide bertaraf ettikten sonra nihayetinde okula yaklaştığımı hissettim. Yoldan geçen bir öğrenciye okulu sorar sormaz “abi burdan dümdüz devam et solda görürsün” dediğinde yüzümde güller açtı ve çok şükür okulu bulduk.
Daha sonra teyzemin bana son bir numarası daha çıktı (sandım ama değilmiş). Koçtaş ve Carrefour’da sebze meyvelik arayışına geçtik neyse ki güzel istediği gibi birşeyi bulup aldı. Bunun yanında bir kaç saksı, çilek fidesi vs. de aldık.
Herşey bittiğinde 13:00 sularında çıktığımız eve 18:30 sularında hala dönememiştik. Son çalım olarak teyzem tansaşa beni sokunca çıkışta şöyle kendimi bir yola atayımda kurtulayım bu eziyetten diye düşündüm bu sırada teyzem “sen yola atlayacak gibi bakıyorsun” anladın mı şimdi o kadının halini deyince kahkahalar yine havalarda uçuştu neyse ki yola atlamadan, sağ salim evimize vardık. Teyze yeğen güzel bir gün geçirdik.
Sınavlar nasıl geçti derseniz eh işte orta şeker diyebilirim…
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
1 Nis 2010Türk dizileri son zamanlarda rezil bir hal aldı malesef. İzlediğimden değil ha sakın yanlış anlamayın, reklamlarını görmek yetip artıyor. Kavak Yelleri dizisinde herkes herkesle sevgili oldu yattı kalktı, Yaprak Dökümü matem evi gibi her dakika göz yaşları sel olup akıyor, Behlül Bihter’i götürüyor yetmiyor amcasının kızına sarkıyor falan filan fişmekan. Zaten dizileri izlemek için çelik gibi sinir sistemi lazım. Reklamlardan insan bunalıyor.
Yaklaşık 5-6 yıldır izlediğim tek dizi var(dı) Kurtlar Vadisi, fakat artık onunda afedersiniz ama boku çıktı.
Yeni takıntım Ezel…
Dizilere olan önyargım sebep 19. bölümü yayınlanırken başladım izlemeye düşünün. Ne Salih abiye olan hayranlığım, ne Kenan’ın karizması, Ne Tuncel Kurtiz’in mükemmel oyunculuğu beni diziyi ilk anda izlemeye sevk ettiremedi.
Facebook sağolsun arada dayının millete verdiği ayarları görüyordum. Arkadaşlarda çok övdü, hadi bunları geçtim. “Ben dizi izleyemiyorum sabredemiyorum, ne olacaksa 90 bilemedin 120 dakika içinde olup bitecek” diyen annem bile ezelde ezel diye coşunca ilk bir iki bölümü internetten indirip izledim. Dizinin konusu, oyuncuların yeteneği (Cansu Dere hariç), çekim yapılan mekanların güzelliğini falan geçtim. Bizim dizilerimizde pek bulunmayan türden çekim kalitesi, geçmişe dönüşler vs. çok kaliteli bir yapım olmuş. Şuan Ezel bağımlısı olmuş durumdayım
Gelelim başlığımızın ucunun nereye dokanacağına. Dizide esas kızın babası, şerefsizler şerefsizi dizide ki ismiyle Serdar yani Salih Kalyon. 88′den sonra doğmuş olanlar pek hatırlamaz o günleri. Fakat tevellütü daha eski olanlar muhakkak onu Bizimkiler dizisinden hatırlayacaklardır. Pazar akşamlarının vazgeçilmeziydi bizimkiler dizisi. Şimdiki gibi uydu alıcıları, kablolu yayın vs. icat olmadığı için kılçık antenin çektiği kısıtlı kanallardaki kısıtlı yayınlardan biriydi. Gerçi Bizimkiler TRT’de ki şaşalı döneminden sonra uzun süre başka kanallardada devam etti etmisine ama TRT’de yayınlanan bölümleri gibi olmadı bir türlü. Biz milletçe tiyatrodan uzak olduğumuz için ya dizilerden ya filmlerden tanıyoruz böyle kıymetli insanları. Vizontele ve Vizontele Tuba’da ufak rolleri olsada o dişsiz haliyle yarattığı tipleme harikaydı. Arkasından Fırtına adlı dizide resmen kendine beni aşık etti. Karadeniz şivesini kullanması ve yeteneğiyle yarattığı kaypak, üçkağıtçı ama sevimli karakter “fevkaladenin fevki” idi efenim
Arkasından Komedi Dükkanı ile hakettiği ünü şöhreti yakaladı yakalamasına ama Tolga’nın bencilce ve saygısızca tavırları yüzünden dükkanı bırakıp gitti Salih abi.
Şimdi ise Ezel’de döktürüyor Salih abi, öyle ki sokakta görsem yüzüne tükürüp sen ne pis adamsın Serdar diyeceğim
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
17 Mar 2010Çok önceleri kaleme almış olduğum bir yazıyı taslaklar arasından bulup çıkardım bu gün. Soğuk bir kış günü hastayken evde yatıyordum ve şöyle şeyler yazmıştım;
Bu gün hasta olduğum için mecburen yatıyordum televizyon karşısında. Kumanda bende olmadığı için annem ne izliyorsa ona razı olmak zorunda kaldım. Soğuk ve yalnız odamda yatmaktansa sıcak, kalabalık (2 kişi bayağı bir kalabalık) ve televizyon olan bir odada yatmak tabiki daha cazip. Neyse asıl konumuza dönelim televizyonda annem deryalı günleri izliyor bende ister istemez göz ucuyla yapılan yemeklere atkılara berelere falanlara filanlara bakıyorum. Programın benim için dönüm noktası yemek yapan bayanın “bu yemeğe şunuda ekliyoruz çok sağlıklı”, “bak Deryacım bunuda ekle buda harika lezzet veriyor hem … hastalığa iyi geliyor” birden şaşkınlığım hat saffaya yükseldi ismini cismini bilmediğim garip şeyleri sırf sağlıklı diye niye yiyeyim ki? Aklımda tek kalan keten tohumu o ne ki? Keten kumaşı bilirim ben, onuda pantolonum vardı yazlık ordan bilirim. Keten tohumunu falan bilmem yani. Birde sürekli sebze üzerinde duruluyor, salatada salata deniyor.
Neyse böyle yaşayanlar varsa takdir etmeli açıkçası ben boğazına düşkün biriyimdir. Hem boğazına düşkün hem Türk mutfağına düşkünümdür. Gelsin kebaplar, gitsin pideler, oh çorbada var sirkeli sarmısaklı işkembe, kuru-pilav, bol etli nohut, mangalda et köfte tavuk, balık ve malum beyaz sıvı ben anca bunların yanında 1-2 çatal salata yerim birazda haşlama ege otlarından turp otu, radika falan filan ama hakiki zeytinyağını bol koymak lazım. Sebzeyi severim tabi ama bol etli olursa. Garip baharatları sevmem sevemem kokoreçe birde mangalda pişmiş köfteyle ete kimyon. Kebabın yanında sumaklı soğan, birde tuzla karabiber yeter bana. Kazandibinin üstünede tarçını severim.
Şimdi sağlıklı yaşayanlara göre beni kıyaslarsanız fazla ömrüm kalmış olamaz. Ama biz toplum olarak kaderciyizdir değil mi? “kader böyleymiş”, “mukadderat yapacak birşey yok” der geçeriz. Bir düşünün kesin bunlara benzer cümleler kurdunuz bu güne kadar. Yani ölceğimiz varsa yesekte yemesekte ölürüz değil mi? Doğanın kuralı bu. Tabi ne kadar erken yada ne kadar geç bunuda hesaplamak düşünmek lazım. Buna farklı farklı açılardan bakıcam. Elhamdülillah Müslümanız hepimiz olmayanlarada karşı değiliz din ve vicdan özgürlüğüne saygılıyız toplumca (!) o yüzden incil basanların kafalarını kesiyoruz neyse konumuz bu değil. Dinimizce hepimizin öleceği zaman belli ve bu süre ne 1 saniye uzar ne 1 saniye kısalır diyor ilahiyatçılar. Bu yönden bakarsak sonuç: yiyelim.
Ama farklı bakış açılarından bakıp konuyu derinlemesine incelemeliyiz. Birde yaşadığımız ülkeyi çevremizi göz önüne alalım. Çok sağlıklıyız spor yapıyoruz, sebzeyle meyveyle besleniyoruz, yoga yapıyoruz, pilates yapıyoruz yapıyoruzda yapıyoruz. 24 yaşındayız kaldırımda yürüyoruz gözlerimizi açtığımızda bulutların üstündeyiz. Ne olduğu sorusunun cevabı basit alkollü şöför kaldırıma çıktı ezdi.
Yine yukardaki özelliklere sahip biriyiz. İşten eve dönüyoruz çöpün yanından geçerken bir patlama sesi yine öldük. Otobüste gidiyoruz freni patlamış kamyon gelip devriliyor kumlar içeri doluyor, yine öldük. Düğün gittik damadın amcası tabancayı çıkartıp boşalttı, seken kurşun bize isabet etti, yine öldük. Milli takım maç kazandı aşşağdan geçen grubun sesine bakmak için balkona çıktık, yine öldük. Yolda yürürken biriyle çarpıştık daha özür dilemeye fırsat vermeden bıçağı çekip vurdu. Polis ifadesini alır tanık gösterir diye kimse ellemedi şehrin göbeğinde kan kaybından öldük. Daha sebep mi istiyorsunuz. Alkol aldınız ehliyetinizde yok arabaya bindiniz şehrin en işlek caddelerinden birinde geziyosunuz polis dur diyor suçlusunuz bunun bilinciyle kaçıyorsunuz polis ateş ediyor başınızdan vurulup ölüyorsunuz. Stadyuma maç izlemeye gidiyorsunuz aynı renklere aşık olduğunuz insan sizi öldürüyor. Daha uzar gider…
Burdanda gönlümüzce yiyelim sonucu çıkıyor.
Bu teknikleri bulan bilim adamlarına saygım inanın sonsuz kim istemez ki uzun ve sağlıklı yaşamayı. Bu taktikleri avrupa ülkelerinde yaşayan vatandaşlar için son derece geçerli. Ama bize uymaz, biz Türküz. En başta biz Türk olduğumuz için “BİZE BİRŞEY OLMAZ”. Et yiyen öldü de, ot yiyen ölmedi mi? Hem biz inekmiyiz ot yiyelim sürekli
Hadi kadercilik yapalım yiyelim, içelim kendimizen geçelim
Yazı yazmayalı çoook uzun süre geçmiş yine. Havadan sudan bir yazı yazıp en azından yaşadığımı belgelemek için yazıyorum bu gün
Arap saçı çok karışık olayları, karmakarışık olmuş durumları tanımlamak için kullanılan bir deyim malumunuz. Fakat arapsaçı denildiğinde gerçek anlamı olan ot gelir benim aklıma. Anason kokusu yüzünden itilip kakılmış hor görülmüş gariban bir ottur bu. Fakat seveni öyle sever ki hastasıdır.
Görünüşüde şöyle birşey, dereotuna benzer halde. Hiç bilmeyen için yukarıda yazdığım gibi kokusu anason gibidir. Anason ise güzide bir içeceğin ham maddelerindendir yani
Neyse bu otu genelde Giritli olanlar hakkını vererek pişirir ve yer. Yani kavurup üzerine yumurta kırmak falan evet güzel ama yeterli değil. Mesele bunun kuzu etli yemeğini yemek. Kokusundan dolayı ön yargıyla yaklaşan en azından 10 tane tanıdığım zorla tadına baktıktan sonra hastası olmuştur. Tabi yapan kişinin mahareti ve otun tazeliğide mühim burada. Ayrıca kol böreğinin içine ıspanak ve lor ekledikten sonra az birazda arapsaçı koyduğunuzda yapılan börek tadından yenmez bir hal alır hakikaten.
Bu otu bu kadar ballandıra ballandıra anlattık temini hakkındada püf noktalara dikkat çekeyim. Şimdilerde dikme arapsaçı çıktı piyasaya. Yani semiz otunun nasıl yabanisi ve evcili var bundada öyle. Yabanisinin boyu daha ufak oluyor, diğerleri kavak ağacı gibi up uzun saplı oluyor. Birde fiyattan kendisini belli ediyor doğadan toplananlar yaklaşık tarlada yetişenlerden 2 misli fiyata sahip oluyor.
Nereden çıktı şimdi bu diyeceksiniz elbet. Az önce öyle bir arapsaçı yemeği yedim ki bunu yazmazsam ukte olacaktı.
Annanemin otçusundan da biraz bahsedeyim tam olsun. Kendimi bildim bileli Çarşamba ve Pazar sabahları otçumuz gelir. Radika, turp otu, sarmaşık, ebegömeci, filiz gibi ineğin yediği hangi ot varsa kırda bayırda o otlardan getirir
El kantarında yaklaşık olarak 1,5-2 kilo otu 1 kilo gibi tartıp verir. Bunun yanında mevsiminde hakikaten çıtır çıtır daha üzerinde tüyleri olan salatalıklar getirir. Taze fasülye falanda getirir arada ama hakikaten doğal olduğundan sadece 3-5 kilodur bu miktar ve kısaca yetişen alır. Süt her zaman vardır ve bu süt alınınca muhakkak sütlaç veya pirinç unuyla beyaz muhallebi yapılır annanenin evinde
Tabi alışverişlerde yapılan pazarlık evlere şenlik, her seferinde tamam işte bu gün saç saça baş başa girecekler diyorum o derece ama sonunda iş tatlıya bağlayıp helalleşiyorlar çok şükür.
Sonunu bağlayacak yer kalmadı, bu yazınında sonu böyle olmuş olsun.
Hadi eyvallah…
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
23 Oca 2010Geçtiğimiz günlerde bir kanalda RTÜK ceza olarak Haluk Cecan belgeselleri (Akdenizde Gezintiler) yayınlıyordu. Daha öncede bir çok kez aynı tip cezayla karşılaşmıştım. Kanalı külliyen kapatmak yerine böyle belgesel yayını ile kanala ceza, izleyicilere ödül veriliyor. Öyle enteresan bir ülkede yaşıyoruz işte.
Haluk Cacan gibi bir üstadın yılların tecrübesiyle, büyük emeklerle çektiği belgeseller ancak RTÜK ceza verdiğinde yayınlanıyor. TRT arşivinde bulunan yüzlerce kaliteli yayının olduğu gibi arşivlerde duruyor, banada bu çok ilginç geliyor.
Haluk Cecan’dan bahsedelim biraz bilmeyenler için. Su altıyla, denizle, dalışla, balıkla ilgili hemen herkesin tanıdığı balık adam, belgeselci diyebiliriz kısaca. Dost muhabbetlerinde tanım yapacaklar için ise “abicim adam Kaptan Kustonun Türkiye şubesi” diyebilirsiniz. Ki kaptan Kusto rahmetli olduktan sonra onun dalış ekibi o sıralarda hasta olan Haluk ustayla Türkiye’de bir dalış bile yapmıştır. Kaptan Kustodan (Jacques-Yves Cousteau) tek eksiği, bir Calypso’ya sahip olmamaktı. Yaptığı dalışları kimi zaman ufak bir balıkçı teknesiyle, kimi zaman bir guletle, kimi zaman kiraladıkları bir dalış teknesiyle yapmıştı.
Tam ezberimde olmadığı için (pekte mümkün değil zaten liste kabarık) bu kısımda alıntı olarak çektiği ödül almış belgesellerin detayını vereyim.
1990 – Mavi Derinliğin Dişleri – Fransa Dünya Sualtı Film Festivali Dünya İkincilik Ödülü
1992 – Tenten ve Denizler Hakimi – Fransa Dünya Sualtı Film Festivali Insolid Ödülü
1992 – Sessiz Dünyada Gezintiler – Fransa Doğa Filmleri Festivali İkincilik Ödülü
1993 – Mavi Derinliğin Dişleri ve Tenten ve Denizler Hakimi – Fransa Dünya Film Festivali / Dünyanın en iyi 20 Yönetmenine verilen Prima Clup Ödülü
1995 – Mavinin Dostluğu – Çek Cumhuriyeti Uluslararası P.A.F Film Festivali Dördüncülük ödülü
1996 – Tenten ve Denizler Hakimi – Çek Cumhuriyeti 18. Dünya Sualtı Filmleri Festivali Üçüncülük Ödülü
1996 – Dinazor – Fransa 23. Dünya Sualtı Filmleri Festivali Dımıtrı Rabikoff Ödülü
1997 – Tenten ve Denizler Hakimi – Fransa Strasbourg Uluslararası Sualtı Film Festivali Üçüncülük Ödülü
1997 – Mavinin Dostluğu – Uluslararası Ankara Film Festivali Belgesel Film İkincilik Ödülü
1997 – Dinazor – İspanya Ciclo Uluslararası Sualtı Film Festivali Jüri Özel Ödülü
1997 – Dinazor – Çek Cumhuriyeti Tachov Uluslararası Sualtı Film Festivali Jüri Özel Ödülü
1997 – Dinazor – Tunus Tabarka Uluslararası Film Festivali Birincilik Ödülü / Grand Prix
1997 – Dinazor – 4. Slovakya Tatras Uluslararası Film Festivali Jüri Özel Ödülü
1997 – Dinazor – 4. Slovakya Tatras Uluslararası Film Festivali Bronz Denizatı Ödülü
1997 – Dinazor – 4. Slovakya Tatras Uluslararası Film Festivali Tatras Ödülü
1998 – Olmak, Olmamak – Slovakya Tatras Uluslararası Film Festivali Jüri Özel Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – 3, 4, 5 Mart Fransa Uluslararası Strasburg Sualtı Filmleri Festivali Üçüncülük / Bronz Balina
2000 – Mahşerin Atlıları – 8-12 Mart Fransa Uluslararası Berre Sualtı Filmleri Festivali Letrange Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – 2 – 6 Mayıs – İspanya Uluslararası Ciclo Sualtı Filmleri Festivali Jüri Özel Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – 18 – 21 Mayıs – Çek Cumhuriyeti Uluslararası P.A.F Sualtı Filmleri Festivali Denizkızı Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – 28 Haziran / 2 Temmuz – İtalya Uluslararası Pelagos Sualtı Filmleri Festivali Juri Özel Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – 19 – 22 Ekim – Slovakya Uluslararası High Tatras Sualtı Filmleri Festivali Jüri Özel Ödülü
2000 – Mahşerin Atlıları – Marsilya Sualtı Filmleri Festivali / Anfor Ödülü
2002 – Tintin Et Le Conquerant Des Mers – Retina Uluslararası Film ve Video Festivali, Gösterim.
2004 – Uzaya Kaçış – Fransa Dünya Sualtı Filmleri Festivali Insolid Ödülü(En ilginç film ödülü)
2004 – Uzaya Kaçış – Belgrad Uluslararası Sualtı Filmleri Festivali Jüri Özel Ödülü
2005 – Uzaya Kaçış – İspanya San Sebastian Uluslararası Sualtı Filmleri Festivali Jüri Özel Ödülü
2005 – Uzaya Kaçış – Fransa Stasbourg Uluslararası Sualtı Filmleri Festivali Orijinalite Ödülü
2005 – Çılgın Müzisyenler – Fransa Dünya Sualtı Filmleri Festivali En Fantastik Film Ödülü.
2005 – Çılgın Müzisyenler – Belgrad Uluslararası Sualtı Filmleri Festivali Onur Ödülü
2005 – ODTÜ Yaşam Boyu Başarı Ödülü
(Aradaki ufak tefek yurtiçi ödülleri ayıkladım)
Yazacak pek birşey bulamıyorum aslında çok şey olmasına rağmen. İnternet sayesinde onunla 1-2 mail alışverişi yapmıştım vefatından önce. Bana belgesellerinin cdlerini yollayacaktı. Ama o aramızdan ayrıldı…
Haluk Cecan çektiği belgeselleri sayesinde, cezayla mezaylada olsa hep hatırlanacak…
Kategori: Günlük
15 Oca 2010Uzun süredir yazacak kayda değer birşeyler bulamadığımdan dolayı.
Dün akşam Rıdvanımızı vatani görevine gideceği için Zeytinalanı’na gittik. Aslında bu sabah 9′da çıkacaktı yola ama işe gitmek zorunda olduğumuz için akşamdan vedalaşmak istedik. Zaten Rıdvan ve Erhan’ın tüm aile nişandı, asker uğurlamasıydı derken artık kendi ailem gibi oldu.
Gidince hemen erkeklerin oturduğu bölüme giderek bir köşeye sinip olanı biteni dinlerken çay servisi başladı. Yerde öyle bir biçimsiz oturmuşum ki anlatılacak gibi değil. Ben henüz yemek yemediğim için çay içmeyeceğimi söyledim fakat enişte çay isteyince ona uzatmak için bir tane aldım lakin tam o sırada bardak şangırttadanak eniştenini üzerine devrilmesin mi. O kadar insanın içinde utancımdan mosmor oldum. Bu sırada enişte tamam tamam yok birşey diye ortalığı yatıştırırken. Galip amcamda olur olur olur diye gayet sakin bir şekilde bozuntuya verdirmiyor. Erhan’da aynı sırada enişte kalk diye ısrarla bağırıyor. Takribi 5 saniye sonra çay karın bölgesinden aşağılara süzülmeye başlayınca enişte feryatla kalktı.
Yan odada tedavi ve üst baş işi hallolurken aynı yerde bize sofra hazırlandı. Enişte ahh yaktın beni diye şakayla karışık sitem ediyor. Ordan diğer eniştede kıkır kıkır gülüp benide kahkahaya boğuyo. Neyse gayet güzel ve lezzetli yemekleri mideye indirdikten sonra genelde kapı önü sohbetleriyle geceyi geçirdik.
Arkadaşları bir bir askere yollamanın verdiği hüzüne birde Rıdvanı ekleyip eve döndük.
Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...