Kategori: Günlük
27 Eki 2009Yazacak uzun bir konu bulamadığım için şöyle kısa kısa birşeyler anlatayım kendi kendime konuştuklarımı yazıya dökeyim dedim.
Dün akşam dergimizin ekim sayısını gecikmelide olsa en güzelinden bitirdim. Akşam matbaaya ftp aracılığıyla dosyaları yollarken yeter gari (saat 19:30 suları) evden bunları yollayabilirim nasıl olsa kaçayım dedim. Ama ftp bilgilerini yanıma almayı unutunca 500 sefer deneme-yanılma yöntemiyle girmeyi uğraştım fakat muvaffak olamadım
O yüzden sabah erkenden yollara düştüm. Vapurda kulağımda kulaklık bir yandan Nihat Sırdar’ı dinliyorum diğer yandan İzmir’imin ince kabuklu mis kokulu satsuma tipi mandalinlerinden löpletiyorum. O güzelim sabah serinliğinde yukarıda bahsettiğim şekilde karşıya geçiyorum. Radyoda malum reklamlar gayet uzun sürüyor bende o arada gezinirken TRT Radyo 4′te bir melodi duydum. Bu ilköğretim yıllarında ders sırasında okulun halk oyunları ekibinin çaldığı derste kalkıp hayde bre efeler diye insanı ayağa kaldıracak güzellikteki Kerimoğlu türküsüydü. Lakin o an kerimoğlu ismi aklıma gelmedi taa ilkokul sıralarında bu ismi tabiki bilmiyordum zaten sadece müziğiyle çalışırlardı. Velhasıl hemen internetten daha sonra bulmak için telefona sarılıp mesaj kısmına sözlerini yazmaya başladım. Bir önceki günün yorgunluğu, gece uyunan az uyku nelere kadir görün telefona yazdığımı aynen burayada yazıyorum “al kana boyanmış kel mahmutun her yanı” tabi bunu yazdıktan sonra aklıma gelen ilk şey şu oldu. Ulen acaba hababam sınıfında bunu niye kullanmadılar? Ne güzel dalga geçerlerdi Mahmut hocayla dedim. Sonradan kafama takıldı “ulen koca efe niye kel lakabını alsın” dedim. Onada kendimce “yahu işte adamın babası falan keldir oda öyle anılıyordur” gibilerinden bir açıklama getirdim.
Neyse sonra googleda bu sözleri yazınca tabiki doğal olarak abuk subuk şeyler çıktı karşıma. O an jeton yaklaşık 5-6 saat gecikmeyle düştü. Birde Egeli, İzmirli diye geçiniyorsun dedim kendi kendime kızdım. Sonrası malum internetten Kerimoğlu türküsünü zeybek oyunuyla birlikte görüntülü olarak izleyip hatim ettim defalarca
İkinci değinmek istediğim mevzu ise şu. Akşam hava erken karardığı için bir kaç gündür değişik hissediyorum kendimi. Eve dönerken aklımdan hemen banyoya girip bir güzel yıkanıp paklanmak geçiyor. Ama aynı anda “of ya kim uğraşacak şimdi” diyede içimden geçiriyorum. Ömrü hayatım boyunca hamama hiç gitmedim. Bu yaşa kadar gitmediğim için herhalde bundan sonra içim kaldırıpta hamama gitmem, gidemem. Buraya nerden geldi konu onuda anlatayım. Kendi kendime hem yürüyüp hem düşünürken “ulen evdede bir tellak olsa yıkasa paklasa seni misler gibi ne güzel olur” diye içimden geçirdim. Sonrada Türk insanına hemen yaftayı yapıştırdım. Biz tembeliz dedim. Niye derseniz bakınız düşününüz Türk hamamı dünyaca ünlü. Yani daha millet senede bir ya yıkanır ya yıkanmazken, avrupa ve bilimum kıtalar kokuşmuşken biz hamamı bulmuşuz. Ama olay hamamda bitmiyor olay tellak dediğimiz kişide bitiyor. Yani sen yat adam seni temizlesin solucan gibi ölü derilerini çıkarsın. Rengin iki ton açılıp hamamdan çık ne kıyak ama. Yada düşünün eski filmlerde devamlı biri diğerini yıkar yani temizliğe evet bayılıyoruz, ama kendi kendimize yıkanmaya paklanmaya üşeniyoruz…
Bilmem anlatabildim mi
yada sadece ben mi böyleyim acaba…
(kısa kısa dedim ama uzun oldu çenemin ayarı yok ki)
Kategori: Web
13 Eki 2009Merhabalar
Normalde günlük yaşamdan, sinemadan, anılarımdan falan birşeyler yazıyorum. Bu tip bir yazıyı yazmak blogumun konseptine aykırı olsada çok tav olduğum bir durumu ve bu durumun çözümünü benimle aynı duruma düşecek kişiler için yazmayı insanlık namına bir görev olarak kabul ettim ve harekete geçtim
Olay bir arkadaşımın bir sorunumuz var çözsen çözsen bu işi sen çözersin demesiyle başladı. Bir ilan sitesi yazdırılmış ASP ile fakat yazan kişi parayı alıp ortalıktan toz olunca öylece kala kalmışlar. Rica üzerine duruma el attım.
Alınan hata
Microsoft OLE DB Provider for ODBC Drivers error ‘80040e07′ [Microsoft][ODBC SQL Server Driver][SQL Server]
The conversion of a char data type to a datetime data type resulted in an out-of-range datetime value.
idi. Açık ve net olarak tarihle ilgili bir problem olduğu ortadaydı. İngilizce tarih ay, gün, yıl bizim tarihlerimiz ise gün, ay, yıl olarak yazıldığından dolayı sql sorgularında ve kayıt eklemede sorun çıkıyor. Ha sorun nasıl çıkıyor now() fonksiyonunu kullandığınızda çıkıyor. now() karşılığı sunucu gün.ay.yıl saat:dakika veya ay.gün.yıl saat:dakika şeklinde çıktı veriyor. MsSQL sütunu ise saniyeyide istiyor fonksiyon oluşturarak bunu yapmak mümkün olsada tarih sorgulamada vs. yine sorun çıkartma ihtimali var. Hem fonksiyon yazmakla uğraşıp hemde tarihe göre sorgulamada sorun yaşama riskine girmek yerine getdate() yazıldığında hem sorgulama yaparken, hem kayıt eklerken hiçbir sorunla karşılaşmadan cillop gibi scriptiniz çalışıyor.
Güle güle kullanın
Kategori: Sinema
30 Eyl 2009Geçen gün gecenin bir vakti can sıkıntısından film arşivimi karıştırmaya başladığımda belkide 5. defa bu filmi izlemek için açtım.
Film o kadar doğal, o kadar içimizden ki sevmemek elde değil. Ömrünü bir hayat kadını uğruna feda eden bir adam. Amatör kümede canla başla futbol oynayan ufak bir mahallenin insanları. Komşuluk ilişkileri, baba oğul ilişkileri, platonik aşklar hep bizden, hep yaşadığımız gördüğümüz şeyler.
Tabii filmde oynayan oyuncularında bize bunu böyle hissettirmesine borçlu böyle güzel olmasını. Rahmetli Savaş Dinçel sazı eline alıpta “hayat futbola fena helde benzer” diye söze başladığında sanki karşınızda oturmuş bir elinde sigarası, rakısını yudumlarken hayat dersi veriyor.
Filmde göze batan tek oyuncu Rafetel Roman onun haricinde doğallığı o ahengi bozan kimse yok. Daha önce yazdığım gemide ile ilgili yazımdada belirttiğim gibi son yılların belkide en iyi oyuncusu dediğim Erkan Can yine döktürmüş. Aslında film 2000 yılında çekilmiş ama bazı şeyler şarap gibi zamanla değerlenir ya bu filmde benim için öyle. Gün geçtikçe değer kazanıyor.
Bu arada konuk oyuncularda göz dolduruyor. Kimler var kimler Şeytan Rıdvan, Tanju, Sarı Fırtına Metin, Ali, Atom Karınca Rıza gibi filmin geçtiği dönemin ünlü futbolcuları boy gösteriyor.
İşte böyle bir film hala izlememiş olan varsa tavsiye edilir…
Kategori: Günlük
23 Eyl 2009İyi bayramlar burdan yolu geçen ve bu yazıyı okuyan herkese.
Gerçi 3 günlük bayram bitti fakat ancak birşeyler karalayacak istek ve şevk geldi.
Yozlaşan bayramlardan daha doğrusu insanlardan dert yanmak istiyorum biraz. Artık etrafımda kime sorsam “bayram benim için sadece tatil” diyor. En olumlu yanıtı veren bile “bayramda artık heycanlanmıyorum sıradan bir gün gibi, tabi yinede önemli” diyerek geçiştiriyor.
Bayram denildiğinde benim aklıma ilk gelen (kavramsal olarak değil çağrışım olarak) yeni kıyafetler, yeni olmasada temiz jilet gibi ütülü kıyafetler geliyor. El öpmek onun ardından ikinci sırada. Annanemin baklavası üç. Bayram sabahı annemin “hadi geç kalıyoruz, çabuk olun, bir bayramda erken hazırlanıp çıkalım şu evden” deyişi dördüncü sırada geliyor.
Bayram bir zamanlar büyüklerin ziyaret edilmesi, küslerin barışması, çocukların sevindirilmesi gibi güzel hadiselerin yaşanacağı bir kaç günü ifade edermiş. Şimdi ise telefona gelen “bayramınızı en içten dileklerimle kutlar mutluluklar dilerim mesut bahtiyar” gibilerinden klasik bir cümle ve ardından ad soyad yazılan mesajlarla bayram kutlanır oldu. Birinci derece akrabaları bile insanlar ziyaret etmez hale geldi. Çünki artık bayram=tatil oldu. İnsanlar bayramda nereye kaçacaklarını düşünüyor artık. Bir dönemin kent reklamındaki gibi yaşlıları gözü kulağı kapıda bekleteceklerini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Tatile gitmeyen veya önce el öpüp sonra tatile kaçan anne babaların çocuklarıda kim fazla para verirse onun elini öper, onu daha çok sever haldeler. Daha 5 yaşında kuzenim bile elimi öptükten sonra neredeyse boynuma sarılıp harçlık isteyecek halde.
Materyalistlik, bencillik, sözde çağdaş yaşam artık bayram ruhunada tecavüz etti teknolojinin katkılarıyla… Gözümüz aydın
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
11 Eyl 2009Türk milleti olarak biraz unutkanız sanki. Başımıza her gelen afette, her gelen kötü olayda ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Eleştiriyoruz, kızıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, böyle olmaz, böyle gitmez diyoruz.
17 Ağustos depremi aylarca konuşuldu, yazıldı çizildi. Binlerce vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybetmeyen, evini barkını kaybetti. İnsanların psikolojileri bozuldu. Yıkılan binlerce evin hesabını sadece Veli Göçer verdi. Şuan hala cezasını çekiyor. Diğerleri nerede? Yok. Depremle ilgili çalışma var mı? Oda yok. Depremi ya bir deprem olduğunda yada 17 ağustosun yıl dönümlerinde hatırlıyoruz.
Biraz daha eskilere dönelim Adana Dinar depremi 1 ekim 1995. Çocukluk döneminde hafızanızın bir kenarında kalan isim ve o isme ait ufak bir fotoğraf olur ya. İşte Dinar depremi benim hafızamda ancak o kadar yer ediyor. Şuan Dinar yeni bir depreme hazır mı? Umarım öyledir ama hiç sanmıyorum.
30 Yıldır Şehit veriyoruz doğuda-güneydoğuda. Her olayda teröre lanet yağdırılıyor. Çıkıp konuşmalar yapılıyor. Ne kadar sürüyor etkisi 1 bilemediniz 2 gün çok büyük olaylarda en fazla 1 hafta konuşuluyor. Çok yeni bir olay hatırlayın dağlıca baskınını aylarca tartışıldı sonuç ne oldu? hiç. Karakollarda iyileştirme çalışmaları yapıldı ama canlar gittikten sonra o kadar kıymeti kalmıyor. Yinede iyi bir gelişme.
Neyse gelelim İstanbul’da yaşanan acı olaylara. Başbakan “derenin intikamı acı olur” dedi. 31 İnsanın suçu neydi? Dereye ne yaptılar ki dere intikam aldı? Ortada bir suç varsa rant sağlamak için, oy kazanmak için dere yataklarına imar izni verenin. Gece kondu mahallelerine hizmet götürenin, imar affı çıkaranın, gecekondulara tapu verenin. Bir çok yerde gösterildi Mimar Sinan’ın yapmış olduğu 400 küsür yıllık köprü sele rağmen dimdik ayakta. Hemde suyun geçişine izin verecek şekilde düşünülüp o şekilde yapılmış. Fakat günümüz mühendisliğiyle, bilimiyle, gelişmiş teknik ve malzemeleriyle yapılmış köprüler ya suyu tutmaya yaradı ya suyu tutamayıp yıkılıp gitti. Olan yine masum insanlara oldu. Birde kapalı minibüste taşınan insanlar varki. Ülkedeki işsizliğe kurban giden insanlar onlar. Eğer işsizlik olmasa, o insanlar o şartlar altında çalışmayı kabul ederler mi? Kendilerinin mal gibi taşınmasına müsade ederler mi? Haklarını aramazlar mı? ama iş yok, karınlarını doyurmak, hayatlarını devam ettirmek zorundalar ve o şartlara mecburen katlanıyorlar.
Bu olayın izleri silinip gittiğinde yani şöyle 3-4 ay sonra bir televizyon kanalı, bir gazete, bir yönetici çıkıpta bu konuda birşeyler yazar, söyler, açıklama yapar mı? Veya biz bu olayı ne zamana kadar hatırlarız? Unutur muyuz yoksa?
Unutsakta sorun değil bir daha felaket yaşadığımızda muhakkak hatırlarız…
Kategori: Güncel
11 Eyl 2009İzmir Cumhuriyet tarihinin dönüm noktalarının yaşandığı yerlerden biri. Kurtuluş mücadelemizin ilk kurşunu İzmir’li gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılmış. 15 Mayıs 1919′da yani M. Kemal Samsun’a çıkmaya hazırlanırken kurtuluş savaşını başlatmıştır denilebilir. Daha sonra yurdun dört bir yanında halkı örgütleyip Kuvay-i Milliye hareketini başlatan M. Kemal 1 Eylül 1922 tarihinde “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri” emrinden sonra 9 Eylül günü Türk ordusu İzmir’e girmiş ve düşman denize dökülmüş.
Bu kısa tarih özetinden sonra birazda 9 Eylül günü yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum. Sabah kalktığımda telaşlı telaşlı yollara düştüm. Büyük bir web sayfası projesi için görüşmeye gidecektim. Bu telaş sırasında cep telefonumu bile evde unutmuşum. Konakta bayrakları ve kalabalığı görünce şöyle bir düşündüm evet bu gün o gündü. İzmir’in kurtuluşu.
Polis her tarafı güvenlik için çevirmiş aranmadan geçemiyorsunuz. Kendimi kötü hissetsemde güvenliğimiz için olduğunu düşündüğümden pek üzerinde durmadan görüşmeye gittim. Ordan çıkıp dergiye geçecektim işlerim vardı ama içimdeki sesi dinleyip. Hadi Konak’tan değilde Pasaport’tan vapura bineyim hem biraz Cumhuriyet meydanına bakarım diyerek yollara düştüm. Yollarda her tarafta anneler babalar ellerinde omuzlarında çocukları bayraklarıyla Cumhuriyet meydanına akın eder halde yürüyorlar. Sizi bilmiyorum ama ben bayrak gördüğümde tüylerim diken diken oluyor, gözlerim doluyor, içimden “NE MUTLU BANA Kİ TÜRKÜM” diye haykırmak geliyor.
Cumhuriyet meydanı ana baba günü 1. Kordondan belli orada ne kadar kalabalık olduğu. Diğer taraftan denize bakıyorum balıkçılar bayraklarla donatmışlar teknelerini İnciraltı-Sahilevleri limanlarından gelmişler. Onları seyrederek yürüdüm yavaş yavaş acele etmeden. Cumhuriyet meydanına geldim gelmesine ama bırakın meydana girmeyi Pasaport iskelesinin ağzı bile insan dolu. Bir süre acaba kaynak yapabilirmiyim aradan diye şöyle sağa sola baktım ama mümkün görünmüyordu. Polis barikatı vardı.
Bende iskeleye girdim açık kısımdan bir denizdeki teknelere bir meydana baktım. Her taraf bayraklarla dolu, vatansever insanlarla dolu. Akşamdan yağan yağmurun serinliğine aldırmadan rüzgarda durdum. Yüzümde hafif bir gülümseme ve gurur ifadesiyle konuşmaları okunan şiirleri dinledim. Temsili olarak askerlerin İzmir’e girişini bile gördüm uzaktan da olsa.
Vapura atladım Alsancak iskelesine gidene kadar denizden Cumhuriyet meydanına, denizdeki balıkçı teknelerine bir daha doya doya baktım.
Dedelerimle, ATATÜRK’ümle, İzmir’in vatan sever, çağdaş, demokrat ve laik halkıyla gurur duyarak ve teşekkür ederek işimin yolunu tuttum.
dipnot: 9 eylül günü yazmak istesemde bir gün önce yağan yağmurla iş yerimizi biraz su basınca ancak yeni yazabildim.
Kategori: Kategorilenmemiş
9 Ağu 2009Son zamanlarda yaşadığım en güzel 24 saati yaşadım diyebilirim. Arayıpta bulamadığım türden dolu dolu yarımşardan bir gün ve bir gece yaşadım.
İzmir’in bir zamanlar şirin bir köyü olan Zeytinalanı şimdilerde kasaba denebilecek kıvamda bir yer. Çok yakın bir dostumun ve tanıdığım tüm kuzenlerinin arkadaşları olan Hasan-Hüseyin kardeşlerin asker eğlencesi için oraya davet edildim. Eh davete icabet adettendir gitmemek saygısızlık olur diyerekten Cumartesi günü öğle saatlerinde Erhan’la birlikte yollara düştük. Zeytinalanına geldik, bir kaç tanıdıkla merhabalaşıp, el öpüp, çaylarını içtikten sonra. Yerleşimin daha az olduğu yerdeki asıl davetli olduğumuz yere gittik. Allah’ım o ne güzellik. İncir ağaçları, bahçede envayi çeşit sebze, inekler(doğal olarak hafif bir tezek kokusu), ciğere fazla çekildiğinde kafa yapan bol oksijenli bir hava ve şehrin inanılmaz gürültüsünden patırtısından eser olmayan sessiz bir ortam.
Herkesle şöyle bir merhabalaşıp nereye otursak diye yer ararken şöyle güzel bir dut ağacının altını seçtik. Zaten hazır olan masaya kurulduk bir güzel. Başladık hafif hafif yemekleri yemeye ve sohbet etmeye. Arada geçen boşnakça kelimeleri ya Erhan tercüme ediyor yada söyleyen kişi bana dönüp söylüyor anlıycağınız muhabbet gırla. Birbirinden güzel yemekler, mezeler, salatalar insanın her birinden birer lokma tadarak doyabileceği bir sofra. Birde müzik olsa diyorsunuz ama oda var merak etmeyin hali hazırda bir davul ve bir zurnacımız mevcuttu. Türk insanı ağzıyla içmeyi beceremediğinden ötürü ufak bir kavga çıktı. Yine fazla kaçıran biri havaya ateş edeceğine davulcuya doğru ateş edince ortalık karıştı davulcu attı kendini yere. Bize biraz daha uzak olduğundan biz davulcuyu hakkın rahmetine kavuştu sandık ama telaş çabuk atlatıldı bizim davulcu yine başlayınca rahat bir nefes aldık.
Velhasıl gece sonlandı. Herkes evlerine gitti. Bizde Erhan, kuzenleri ve Hasan-Hüseyin kardeşlerle birlikte kaldık başbaşa. Arada fazla kaçıranlar izin isteyip yattı. Sabaha kadar sessiz sakin oturup sohbet ettik. Artık piller bitme durumuna gelince herkes yattı. Sabah serinliğinde yarım açık pencere önünde tatlı bir uykuya daldım. Sadece 3-4 saat uyumak sanki 10-12 saat uyumuşum gibi bir enerji doldurdu.
Uzun kuzen Rıdvan bize kahvaltı için domatesli, sucuklu bir yumurta yapmış ki sormayın. Yemekten sonra biraz oturup muhabbet ettik. Biraz dağ tepe yürüyüş yaptık, incir yedik, tarlaya dalıp domates biber topladık. Yani şehirde yapamadığım ne varsa doyasıya yaptım.
Bu sıralar ihtiyacım olan doğayla baş başa kalma olayını doya doya yaşadığım için inanılmaz bir mutluluk ve huzur doluyum. Böyle yerlerde devamlı yaşayanlara bunları anlatsam herhalde gülerek bakar ama tabiattan uzak yaşayanlar için böyle şeyler inanılmaz keyif verici.
Neyse daha fazla uzatmıyorum mutluyum, huzurluyum
Kategori: Günlük
6 Ağu 2009Hemen susuz yaz filmi aklınıza gelmesin. Onu sadece hava olsun diye yazdım.
İzmir’in en büyük barajından şehrin hemen hemen yarısına su veren borularda tamirat yapıldı. Pazartesi sabahından 5 dakika öncesine kadar susuz olarak geçindik gittik.
Tabii böyle yazması, söylemesi kolay. Yani taşıma suyla işlerin nasıl zor yürüdüğünü, aslında çeşmeyi açtığınızda suyun şıkır şıkır akmasının ne kadar büyük devlet olduğunu anlıyorsunuz. Gel gelelim sadece bunlada kalmıyor anladığınız şeyler. Mesela şöyle birşeyi daha keşfettim. Bildiğiniz gibi kırsal kesimlerde özelliklede köylerde tek bir tastan yemek yenir. Bu kabalık gibi gelsede bir tabak yıkamak nerde, adam başı bir tabak yıkamak nerde?
Belki sebebi başkadır ama bana asıl neden bu diye geldi.
Tuvalet olayı ap ayrı bir eziyet. El yıkamak, yüz yıkamak ayrı eziyet. Yani eli yıkamak eziyet olduğu için tuvalete girmemek gibi bir çözüm bulduysamda insan vücudu bir yere kadar dayanıyor. Sonradan bununda sebebinin çok su içmekten kaynaklandığını tespit edip su tüketimini azaltarak kısmi çözüm üretmiş bulunmaktayım
Velhasıl hepsini geçtim sevgili okurlarım ama 40 derece izmir sıcağında sucuk gibi terleyerek eve gelince duş alamamak en berbatı. Ki dün yaklaşık 2-3 saat çok çok az akan suyu hemen değerlendirip o işi aradan çıkartmıştım.
Bu gün anladım ki son 1-2 günün rahatsızlık veren huzursuzluk veren tek etkeni buymuş. Sular geldi yüzümde saçma ve anlamsız bir gülüş var
Kategori: Eleştirel Yaklaşım| Çekim Yasası
27 Tem 2009Bu gün şöyle tekrardan blogumun tasarımına baktım. Gerçekten güzel bir tema seçmem ve düşeş denk gelen balina logom sayesinde tam anlamıyla içime sinen bir bloga sahip oldum. Eh artık hakkını vererek birşeyler karalayalım dedim…
Türk insanında birini överken illa diğerini yerme sendromu vardır. Hep karşılaşmışızdır “benim oğlum fatmanın oğlundan çok çalışkan zaten fatmanın oğlu salak” yahu güzel annem niye beni göklere çıkartırken illa fatma hanımın kızını yerlerde süründürüyorsun. Bu sendrom “başarısızı illa başarılıyla kıyaslama sendromuna” benzesede farklıdır.
Düşünün bütün çocukluğunuzda anneniz-babanız hep bu tip şeyler yapmışlardır. Futbol muhabbetinden tutun, aile bireylerinin davranışları, başarıları veya başarısızlıklarında hep böyle olmuştur. “x te takım mı be bu sene biz şampiyonuz”, “velinin damadı alkoliğin teki, bak benim damadıma aslan aslan”, “muratın kızına bak yoluk saçlı cadaloz, benim kızım prenses prenses” örnekleri arttırmak çok.
İyi tamam ama nerden çıktı bu diyebilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde çocukluğumda severek izlediğim TRT2′de Resim Sevinci programında resim yapan bonus (kıvırcık) saçlı amcanın belgesellerini buldum. Bu arada ismi Bob Ross. Şans bu ya bir kaç gün sonra facebookta bu adamın grubu kurulmuş grubun isminide “TRT2 de resim yapan bonus saçlı amcayı sevenler” yapmışlar. Pek bi sempatik geldi açıkçası, ismini herkes bilemeyeceğine göre bu sıfat tamlamasıyla hemen hemen herkes şıp diye kimin olduğunu anlar
Girip yorumları okurken gördüm ki yukarda bahsettiğim anne-babaların çocukları bayrağı aldıkları gibi koşmaya başlamışlar 4×100 yarışındaki gibi. Dünyanın saydığı, yoldan geçen her 10 kişiden 9′unun rahatlıkla bileceği Leonardo Da Vinci’yi yerip Bob Ross’u göklere çıkartan yorumlar gördüm. Bilgisayar başında inme iniyordu. Hatırladığım kadarıyla yorum şöyleydi “Da Vinci kimmiş bee Bob Ross onun resimlerini 5 dakikada gözü kapalı yapar” yahu arkadaş el insaf yapma etme yazıktır. Adamın tabloları milyar dolarlarla ifade ediliyor, sanat tarihçileri kafayı yiyor tablolarındaki gizemleri çözebilmek için. Tamam Bob Ross gerçekten iki dakikada şahane resimler yapıyor ama sen bunu göklere çıkartırken illa niye başka bir ressamı yeriyorsun?
Ha şunada eminim ki başka bir ressam ismi bilseler onu kötüleyecekler. Ama garibim Leonardo abimi herkes tanıdığı için hemen günah keçisi onu yapıveriyorlar.
Yani kısacası bizim milletimizde “birini överken diğerin yerme sendromu” diye birşey varmı? Evet var
Kategori: Günlük
25 Tem 2009Uzun süredir buna benzer bir logo yapasım vardı düşünüyordum. Geçtiğimiz günlerde harika bir siteye denk geldim ve sanki benim için özel yapılmış bir logo buldum. Sadece yazılarını değiştirerek şak diye yapıştırdım bloguma
Yanınada öyle laga-luga olsun diye birşeyler yazdım fena olmadı gibi açıkçası benim hoşuma gitti.
Ha bu arada logo ücretsiz dağıtılıyor o konuda bir problem yok
Hazır yazmaya başlamışken ufak tefek birşeyler karalayım dedim.
3. Dergiminde hazırlığı perşembe günü bitti, matbaya teslim ettim. Matbadaki kalıp makinası bozulmuş. Bu gün elimde olacaktı ama artık pazartesi gününe kaldı.
Bu arada havada 2 gündür çok sıcak insanın ruhunu sıkan bir sıcak var. Hava durumunda gölgede 40 derece diyor İzmir için. Ama hissedilen herhalde 50 üzeridir nemden nefes bile almakta insan zorlanıyor.
Neyse şimdilik bu kadar bu sıcakta bu kadar yazmam bile iyi
Tarihe not:
Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...
Son Yorumlar