Yeni Yıl

Kategori: Günlük

5 Oca 2010

Merhabalar

Tembel bir blog yazarı olarak yeni yıla girdikten 4 gün sonra bu yazıyı yazıyorum :)

Bu yıla kadar hep evde yeni yıla girmişimdir. Bu yıl ailemden ilk defa uzakta olarak yeni yıla girmenin burukluğunu yaşadım diyemem açıkçası. Yeni yıl sadece tarih yazarken 2009 yerine 2010 yazmak benim için. Fakat tabi eğlenceye, mutluluğa, umuta dibine kadar ihtiyacı olan Türk halkına yılbaşı eğlencelerini ve kutlamalarını çok görmüyorum.

Velhasıl gelelim benim yılbaşım nasıl geçti. Yaklaşık 1 ay öncesinden çekirdek kadroyu oluşturup Alaçatı’da yeni yıla girmeyi planladık. 3-4 Gün önce herşey kağıt üzerinde hazırdı. Hatta öyle ki marketten neler alacağımız bile kağıtta yazılıydı. Aramızda 50 şer lira toplayarak giderleri ortak paradan harcama kararı aldık. 5 Kişi 250 TL para topladık. Market alışverişinde yaklaşık paramızın 135 lirasını bırakınca ufak çaplı bir şok geçirdik. Ayrıca buna tekel maddeleri hariç onuda belirteyim.
(Bu arada kadro Erhan, Görkem, Rıdvan, Oğuz ve benden oluşuyordu kim diye sormayın yeni yıla birlikte girilebilecek kadar değerli insanlar olduğunu bilin yeterli)
Alışveriş sırasında her zaman olduğu gibi Erhanla devamlı ufak tefek atışmalar yaşadık. Ona göre gerekli, bana göre gereksiz şeyleri alırken verdiği mücadele takdire şayandı gerçekten. O sırada Oğuz sessiz sakin dururken ikimizde ara ara Oğuza “oğlum bak canının çektiği birşey varsa söyle sende fikirlerini belirt” demeyi ihmal etmedik. Lakin Oğuz evliya gibi sessiz sakin bir adam olduğundan hiçbirşey istemedi. Peynir alacağımız sırada artık “beyaz peynir yermisin?” sorusunada “farketmez abi alın işte” diye cevap verince benden fırçayı yedi sonrada “beyaz peynir yerim, severim alalım” dedi ve bizi mutlu etti. Laf olsun diye demediğini ertesi sabah kahvaltıda peyniri yediğini görünce anlayınca sevindim :)

Neyse arabamıza atlayıp Alaçatı yolunu tuttuk. Biraz geç saatte varmamıza rağmen iki dakikada evden yaptırdığımız mezelerle sofrayı donattık. Yanına çoban salatayı, kalamar tava ve mangalda çipuraları ekleyince müthiş bir görüntü ortaya çıktı.

Televizyonsuz, hafif müzikli bir ortamda bir siyasete, bir gelecek mevzularına, bir anılara girip çıkarak muhabbeti ilerlettik. Erhan, Rıdvan ve Oğuzun kuzeni Kadir’in asker olmasının üzerinden yaklaşık 1 ay geçmişti eh yeni yılını kutlamak için onuda aradılar tabi. Herkes özellikle Erhan baya baya ağladı. (bende tık yoktu duygusuz muyum? neyim bilemedim)

Gece 3 suları Oğuz’un pili bitti onu yatırdıktan sonra bizde bir süre ortalığı toparlayıp gülüştükten sonra bizde yattık.

Sabah uyandığımda akşamki o bahar havasının devam ettiğini ama müthiş bir fırtına olduğunu pencerelerden sızan havanın oynattığı perdelerden anladım. Saate baktım 9:30 sularıydı, yeni yıla güzel ve erken bir başlangıç sayılır diyerek elimden geldiğince sessiz davranarak yataktan kalktım. Uzaktan da olsa pencereden bakıldığında deniz görünüyor. Fakat deniz yerinde yoktu, pamuk tarlası gibi bembeyaz birşey vardı. Pas parlak ve güneşli bir gökyüzü, temiz ve ılık bir hava vardı. Hemen aşağı inip dolaptan bir soda kapıp kendimi bahçeye attım. Yetmedi sokaklara vurdum kendimi içimden “ulen acaba ılıcaya gitsem yolu bulabilir miyim” diyordum. Çünkü evden ılıca sahili yaklaşık yürüyüş mesafesiyle 10 dakika ama cesaret edemeyerek etraf sokaklarda dolaştım. Yeni yıla müthiş bir başlangıç oldu.

Ardından arkadaşlarda uyanınca ev yapımı bir orta boy tepsi börek mideye indirildi itinayla. Ardından Kemal Sunal filmi izledik, gazete okuduk, bahçede oturup çay içtik. Yani bir tatil günü nasıl geçebilirse öyle dinlenerek güzel bir şekilde geçirdik.

Her güzel şeyin olduğu gibi o gününde sonu geldi ve İzmir’e ayaklarımız geri geri basarak döndük. Yinede yaşadıklarımız yanımıza kar kaldı. Burayada yazarak ölümsüzleştirdim sayılır :)

Merhabalar

İnsanların birşeyler almak için birbirini ezdiği şu büyük teknoloji marketlerinden birine gitmek zorunda kaldım Cumartesi günü. Kapıdaki kalabalığı görünce herhalde mankenler tanıtım yapıyor veya ne bileyim bedava birşeyler dağıtılıyor sandım. İzdiham denemesede ona yakın bir kalabalık içinden sıyrılıp cep telefonlarının olduğu bölüme geldik. Bilemiyorum pazarlama stratejisi mi, yoksa yerden tasarruf için mi yapılmış. Reyonların arasındaki mesafe bırakın iki kişinin yan yana geçmesini tek kişinin bile rahat rahat yürümesine yetmeyecek kadar dar. İnsanlar dip dibe, deli gibi aaa, aaa nidalarıyla elektronik eşyaların içine düşüyorlar.

Aldığında özelliklerinin yarısını bile kullanamayacağı telefona bir kaç bin lira verenler. Sadece evde msn’e ve facebook’a girmek için kullanacağı laptopa 3 bin lira bayılanlar, bir aylık maaşını plazma tvye yatıran polis memuru. Beni hayretler içerisinde bırakmaya yetip arttı.

Toplum olarak öyle bir hale geldik ki maşallah teknolojiyi bizden iyi hiçbir ülke hatta üreten ülkelerin vatandaşları bile böyle takip edemez. Dediğim gibi kullanamayacağı özellikler için telefona bilmem kaç bin lira para vermeyi, bir iki maaşının toplamına gidip plazma televizyon taksidine girmeyi benim aklım almıyor veya aklıma yatmıyor diyelim.

Yahu senin aklına yatmıyorsa, yanlış mıdır? Diyecek olursanız bende önce bir düşünür sonra yanıtını veririm.

Bir ülkede hiçbirşey üretilmiyor, tamamen dışa bağımlı olarak ve devamlı birşeyler tüketiliyorsa yanlış giden birşeyler muhakkak vardır. Şuan ülkenin dış ticaret açığına bakılırsa açık ve net bir şekilde görülecektir bu. Yazı yazdığım klavye, müzik dinlediğim hoparlör, şuan bulunduğunuz sitenin altyapısı tamamen yabancı. Yanlış anlamayın asla yabancı düşmanlığı değil bu. Elbet yabancıların ürettiği malları kullanacağız buna mecburuz. Ama bizde birşeyler üretebilsek, bizimde dünya üzerinde söz sahibi bir kaç markamız, ürünümüz olsa fena mı olur? Herkes kısa yoldan bir yerlere gelme, para kazanma hevesinde olduğundan herhalde kafamız bir türlü iyi şeylere çalışmıyor.

Teknolojik zamazingolar haricinde biz giyim kuşamada gereksizce düşkünüz, moda desinler şu meşhurlardan (isim veremiyorum bilmediğim için kusura bakın) biri donla sokağa çıksın ertesi gün bizim gençler aynı şekil sokağa çıkmazlarsa namerdim. Ugg denen mereti sanki kızılay dağıtıyor. Adidasın türbe yeşili eşortmanını geçen sene es kaza biri giyip sokağa çıksa yemediği yafta kalmazdı, bu sene sanki okuldaki tek tip üniforma gibi herkesin üzerinde. Ortalığı sel götürüyor bizim gencimizin yarısının ayağında converse, diğer yarısında ise lastik çizme. Hani şu bildiğiniz balıkçıların falan giydiği çizmenin biraz cicili bicili hali, fiyatlarıda 3 haneli rakamlardaymış duyduğuma göre.

Eh ne diyelim gönlünüzce tüketiniz efendiler, sömürüldüğünüzün farkında olmadan tüketin fazla takmayın böyle şeyleri kafaya…

Hem Ziyaret, Hem Ticaret…

Kategori: Günlük

12 Ara 2009

Eski yazılarımda sektörel bir dergide çalıştığımdan bahsetmiştim. Sektörel bir seminer için patronum Antalya Kemer’e gidecekti. Benim gitme ihtimalim çok zayıf olduğundan hiç aklımın ucundan geçmiyordu heveslenmemiştim. Patron yokken yapacağım işler vardı onların planlarını hazırlamıştım bile.

Salı sabah yola çıkacaktı. Pazartesi akşam vedalaşıp evimin yolunu tuttum. Bir kaç saat sonra telefondaki ses “valizini hazırla Antalya’ya geliyorsun, yarın akşama biletini al” dedi. Daha önce böyle bir iş seyahatini bırakın Antalya’ya bile sadece bir kaç gün gitmişliğim vardı. Ha sorsan başka bir yere gittin mi? Hayır cevabını veririm. Neyse kadınlar gibi ne giysem, yanıma ne alsam derdi çıkmıştı şimdi başıma. Bu yükü validemin sırtına yükleyip pazartesi gecesi heycanlı bir şekilde uyudum. Ertesi gün ofiste yapacağım 1-2 ufak tefek işi halledip biletimide alıp eve döndüm.

Valizimi şöyle bir kontrol edip eksik gördüğüm bir kaç parça eşyayı da tıkıştırdım. Sıra geldi yolluk hazırlamaya, dinlerken hep “tam uzun yol şarkısı be” dediklerimi yanıma aldım. Kalkış saati geldi (23:00) ve otobüs yola çıktı. İnsan evinden, ailesinden, arkadaşlarından kısa süreli bile ayrılırken bir burukluk yaşıyormuş onu anladım. Belki gereksiz bir hassaslık benimki ama bünye meselesi işte :)

Yolda normalde uyuyamayan biriyimdir ama bu sefer yolun hemen hemen yarısına yakın kısmında uyudum denebilir. Otobüste uyurken başkalarının halini görünce aslında pek istemiyorum uyumak ama gece karanlığında ne etrafı seyretme şansı olmadığından canım çok sıkılıyor. Neyse sabah 6 sularında Kemer’e indim. Sıcacık otobüsten indiğinde buz gibi denebilecek bir hava var. Kış sezonu olduğu için etrafta in cin bile yok. Gideceğim oteli sormak için benzin istasyonuna gittim. Adamın cevabı beni şok etti. “şu ışıkların oraya git saat 8′de otobüs var anca öyle gidersin” deyince kan beynime sıçradı. İçimden “ulen burda bir allahın kulu yaşamıyor mu? 8′de otobüs mü olurmuş” dedim. Emniyet müdürlüğünün önünde gördüğüm polis geldi aklıma hemen yanına gidip ona danıştım. Ondan aldığım yanıt içimi ferahlattı 6:30′da merkezden dolmuş kalkıyormuş onunla gidebilirmişim. Yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşle dolmuşun kalktığı yeri buldum. Şöförümede çok teşekkürler yardımcı oldu. Otele girdim genel olarak ilk izlenim gayet güzeldi. Odayı bulup hemen güzel bir uyku çekip öğlen 1′e kadar uyudum. Daha sonra patronla buluşup yemek yedik. Seminere girip fotoğraflar çektim, tabi bunun yanında gayet güzelde bilgilendim.

Akşam yemeğinde patronumun üniversiteden arkadaşlarıyla yaptığı geziye 85 yılında mı? 86 yılında mı? tartışması etrafta kim varsa gülmekten yerlere yatırdı. Her gelen muhabbetin bir ucundan tutup sündürdükçe gece keyiflendikçe keyiflendi. Ama benim pil fazla dayanmadı yol yorgunluğuyla saat 23 gibi odaya çıkıp uykuya daldım.

Kahvaltıda akşam tanıştığımız birkaç kişiyle detaylı sohbet etme şansım oldu. Şu bilgisayar başından kalkıpta böyle yeni insanlarla tanışıp sohbet etmek benim için büyük bir adım demek isterim bu arada :)

Gün içinde yine seminer dinlemek, fotoğraf çekmekle geçti vakit. Özellikle değinmem gereken bir nokta var ki. Bizi seminere davet eden ve tüm masraflarımızı karşılayan işadamı yaptığı konuşmayla herkesin gönlünde taht kurdu denebilir. İçten, açık ve dobra dobra bir konuşma yapmakla birlikte sempatik tavırlarıda çok hoşuma gitti. Zaten seminer sonunda yapılan ankette en çok beğenilen konuşmacıda kendisi çıktı.

Akşam yemekte patronum bana sakilik yaparken “ahh bee patronuma bak beni nerelere getirdi, sakilik bile yapıyor daha ne isteyim” lafım pek hoşuna gitmiş dilinden düşürmedi. Yemekten sonra hemen odaya çıkıp kurtlar vadisini açtım. Özet olduğundan o arada duş alıp vakit geçirdim. Vadi bitince karar aldım artık bu diziyi izlememeye (bu ayrı bir yazı konusu şimdilik pas geçelim.

Bir önceki gün konuşmalar bitmişti. Sabahtan öğlene kadar seminer hakkında panel vardı. Pek verimli geçmeyen bir panel oldu denebilir zaman kısıtlı olmasından dolayı. Öğle yemeği ardından otelden çıkış yapıp bizi davet eden işadamının arabasıyla gayet hızlı ve keyifli bir yolculukla İzmir’e dönüş yaptık. Dönüş yolunda torosların heybetini, güzelliğini gündüz gözüyle canlı canlı görmek gayet keyifliydi. Zirvelerdeki karlar, vadilere kadar çöken bulutlar muhteşem görüntülerdi. Dağların büyüklüğünü, heybetini bütün hücrelerinizle hissediyorsunuz dersem herhalde abartmış olmam. Tabii bunun bir sebebide Antalya’nın çoğrafyasının alışık olduğum İzmir ve yakın çevresinin coğrafyasından çok farklı olması.

Bu değişiklik ve tatil sonrası bütün gereksizce büyüttüğüm dertlerimden uzaklaşmış, bomboş bir kafayla sakin bir şekilde İzmir’e döndüm. Bu güzel anılar aklıma her geldiğinde yüzümde bir gülümseme oluşturacak gibi görünüyor.

Yakında otelde yaşadığım trajikomik olaylardan bahsedeceğim umarım :)

(Yolda DTP’nin kapatılması haberide (11.12.2009) ayrıyetten tüm herkesin yüreğine serin serin sular serpiştirmişti.)

Deliye Her Gün Bayram

Kategori: Günlük

27 Kas 2009

Çok klasik bir laf olsada, böyle bir başlık kullanmayı uygun gördüm. Malum deli olmanın inanılmaz hafifliği adama her gün bayramı yaşatıyor. Ve fakat malesef biz bu hafifliği yaşayamıyoruz.

Neyse efendim klasik olarak girdik mevzuya. Klasik olarak işte nerede eski bayramlar vıdı vıdı vıdı demektense bir kerecikte iyi olumlu eleştri yapayım.

Kurban bayramında her köşe başına bayramdan 1 hafta önce meee mee diyen kuzucukları, koyuncukları ve hatta koçları bağlardı millet. Bir kaç vakte kadar kesilecek olmalarından dolayı geceleri sesleri insanın içini burkardı yada en azından benimkini burkardı. Gerçi çocukluk dönemimde bu sesten korkardım halbuki ne kadar zararsız, ağır başlı, efendi bir hayvan şu koyun milleti.

Kokusuna ne demeli, yanlarından gelip geçerken insanın burnun direğini kırardı. İnsana kısa süreli köy ortamı havası yaşatırdı belki ama köydeki doğal ortamdan uzak, şehrin gürültüsü, betonu içinde o köydeki halleri gibi güzel gelmezdi.

Ya o kurban bayramı sabahları. Etraftan gelen satır sesleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Sokaklarda oluk oluk kan akar, her köşe başında üzerinde dumanı tüten etler leğenlerde gözünüzün içine girerdi.

Belki hala anadoluda böyledir durum bilemiyorum. Ama İzmir bu görüntüleri son 2 yıldır aştı çok şükür. Belediyenin kesim yerlerinde hayvanlar kesiliyor. Yada büyük marketlerde bu iş yaptırılıyor.

Bu gün kurban için vakit bulamayan enişteyle yarın sabahtan hayvan pazarına gidicez. Bakalım pazarlarda, kesim yerlerinde durum nasıl…

Bu hafta sonu için kaç defa plan yapıp bozdum ben bile bilmiyorum. Ama herhalde en güzeli, böyle spontane gelişen şekliyle olurdu.

İlk başta Pazar günü Çeşmealtı’ndan tekneyle balığa çıkıyorduk. Sonra balığı boş verip, haftasonu Alaçatı’ya gidip hem kafa dinlemek hem rakı balık muhabbeti yapma planı çıktı. Araba problemi ortaya çıkınca tekrar Çeşmealtı’na gidelim olduk. Sonra Gümüldür’de balık çiftliğinin ağları yırtılmış, haber geldi “aman yarabbi gökten balık yağıyor” dediler. Hadi pazar günü oraya gidelim dedik. Bir kaç kez daha fikir değişti ama sonra bütün planlar iptal oldu.

Cumartesi evde el elde baş başta oturacağıma, doğru annanemin yolunu tuttum. Eh yaşlıları ihmal etmeye gelmez, hem çıntar almış böylesi fırsatta senede 2-3 sefer gelir insanın ayağına :) Neyse yemek faslı, çay faslı bitti. Baktım telefon çalıyor. Erhan arıyor, hazırlan Alaçatı’ya eşya götürcez sabah döncez 15 dakikaya ordayım ona göre diyor. Ford Transit’e atlayıp 4 kişi yola düşüyoruz. Gırgır şamata yaparken, çay varmıdır acaba yazlıkta diyorum. Sonra ne yiycez diye bir soru geliyor aklımıza. Eh be oğlum madem açtınız niye otoyola girdiniz aşağıdan gitseydik balık alırdık size bir güzel balık pişirirdim diyorum. Henüz Seferihisar çıkışını geçmemişiz, geç kalmış sayılmazdık :) Hadi diyorum balık alalım, bide rakı ben size mis gibi sofra kurayım. Hemen otobandan çıkıp Güzelbahçe limanına gidiyoruz. Balıkçılar ne kadar çeşit balık varsa, cumartesi gecesinin kazık fiyatlarıyla sokmaya çabalasada kararımız sardalya yemek. Hemen yan taraftan roka, beyaz soğan, domates, biber ve limonuda alıyoruz. Ver elini Alaçatı.

Alaçatı’ya girer girmez hemen camları açıp şöyle oksijen oranı bol, tertemiz havayı ciğerlere dolduruyoruz. İçimden “hiç yaz olmasa şurda, hep böyle olsa” diye geçiriyorum. Ortalık tenha, hani derler ya in cin top oynuyor aynen öyle işte. Bakkaldan biraz meyve ve tekirdağ rakımızı, rakı içmeyenler içinde biraları alıp geçiyoruz eve. Hemen mutfağa giriyorum, rokaları güzelce yıkayıp saplarını biraz kesiyorum, doğramaya ufalamaya gerek duymuyorum bütün daha keyifli oluyor . Soğanları, domatesleri dörde bölüp tuzu, limonu bastım mis gibi işlem tamam. Hem göze hitap ediyor, hem damağa. Tavaya yağı koydum ama ocak yanmıyor tüp bitmiş, elektrikli ocakta bekle ki yağ kızsın. İlk tava pişer pişmez hemen başlıyoruz. Bir yandan az balık aldım diye bana sitem ediyorlar (ki gecenin sonunda balıklar zor bitti), bir yandan derin muhabbete girmeden önceki hafif mevzular üzerinde konuşuyoruz. Muhabbet derinleşiyor, öyleydi böyleydi derken balıklar bitiyor. Ziyafet için teşekkürleri kabul ediyorum. Sazı bu sefer Erhan alıyor eline meyve tabağı hazırlıyor bize. Tek eksiği alev yani o derece güzel. Meyvel tabağıyla birlikte şişelerinde dibi görünüyor. Ve sessizlikte harika bir uykuya dalıyoruz…

Sabah manava söverek kalkıyorum yataktan. Adam soğan görünümlü biber satmış bize (gdolu mu nedir anlamadım) alkolünde etkisiyle içim yanıyor cayır cayır, ağzım sahra çölü gibi. Hemen akşamdan tedarik ettiğim sodamla birlikte dışarı çıkıyorum. Hava ılık, güneş insanın kemiklerine kadar işleyip ısıtıyor. Sandaliyemi atıyorum boş havuzun kenarına, güneş banyosu yapıyorum.

Kahvaltılık birşeyler almak için merkeze iniyoruz. Ortalık bomboş, çıntar ve balık satan köylülerle kahvede çay içen ihtiyar amcalar hariç 2-3 kişi yürüyüş yapmaya çıkmış. Birde dükkanlarını açan esnaf var. Sokakların geri kalanı köpeklere kalmış, güneşi bulan yatmış orta yere :)

Kahvaltı işinide hallettik. Bulaşıklar bana kaldı. İzmir’e dönecek eşyaları diğerleri taşıdı. Neyse güç bela bulaşık faslıda bitti. Dönüş yoluna geçtik. Burda bitse iyi.

Yolda bir güzel sessiz sakin, yavaş yavaş dönüyoruz. Çam ağaçlarının olduğu bir yerden geçtiğimiz sırada, hadi çam havası alalım diyoruz. Daha araba yavaşlamaya başlar başlamaz dağ çileklerini görüyorum. Arabadan fırlayıp ağaçlara hücum ediyoruz. Hafta içi yağmur yağdığı için olmuşlar çürümüş ne yazık ki. Olmamışlarda yenecek gibi değildi. Ufak çaplı bir haya kırıklığı. Bir ciğer dolusu çam havasıyla ordanda ayrılıp döndük evimize…

Kendini de kaybet be adam!!!!

Kategori: Günlük

17 Kas 2009

Dün herhalde unutkanlık tarihine adımı altın harflerle yazdırdım.

Sabah evden çıktım. İzmir’in bir ucundan diğer ucuna geldim ki ceplerim bomboş anahtarımı evde unutmuşum.
Hayıflana hayıflana eve dönüp ofisin anahtarını aldım. Tabi yaklaşık 2 saatim yollarda geçti.

Neyse bu krizi o şekilde aştık. Akşama kadar efendi gibi çalıştım, hatta blogum için bir yazı bile yazdım haftasonunda yaşadıklarımla ilgili. (şuan taslak olarak duruyor bugün yarın yayınlarım) Eve dönerken balıkçıların önünden geçiyorum. Baktım çok güzel tekir var. Can bu arkadaş çekti işte biraz tekir aldım tuttum evimin yolunu. Vapur’a bindim bir taraftan acaba biraz daha mı alsaydım balık diyorum. Bir taraftan yeter diyorum. Bir kaç arkadaşlada mesajlaşıyorum bu sırada. Taşınabilir harddiskimi koyacak cep bulamadım yanıma koydum. Vapurda pek kalabalık değil dert etmedim. İçimden unutma oğlum sakın çıra gibi yanarsın demeyide ihmal etmedim. Ama eşşeklik bu ya bıraktım harddiskimi vapurda. Bunu farketmemde eve yaklaşık 500 metre kala gerçekleşti.

Eve gittim tekirleri dolaba attım. Öyle mahzun mahzun oturdum düşündüm bütün gece. Ne vardı içinde ne gitti diye. Yaklaşık 4-5 yıldır yaptığım bütün internet sitelerinin yedekleri, hali hazırda yayında olan sitelerin backupları, fotoğraflarım, grafik tasarım çalışmalarım yani servetimi kaybetmiştim. Gece rüyamda vapurda buldum harddiskimi sabah mutlu kalktım.

Hemen Konak iskelesinde şefe gidip böyle böyle dedim. “Bize birşey gelmedi ama bir soralım, nangi vapura bindin sen?” dedi ama ben bindiğim vapurun ismine bakmayı akıl etmedim :( Neyse bindiğim saati çok şükür hatırladım :) baktılar buldular. Hemen telsizle kaptana soruldu (belki googleda falan aratır kendini görür Mete 3 adlı vapurun kaptanına teşekkürler) “Karşıyaka iskeleye teslim edildi” sözünü duyar duymaz sevinçten aklımı oynatıyordum :) Şuan tek parça olarak sapa sağlam elimde harddiskim.

Velhasıl bir günde bu kadar unutkanlıktan sonra herhalde artık daha dikkatli olurum.

Atamın 71. ölüm yıldönümünde televizyonun sesiyle uyandım. Yataktan kalkmak istemedim beş-on dakika oyalanayım dedim. Tam o sırada sirenler çalmaya başladı. Saat 09:05…

İster istemez gözümün kenarından süzülen ama öyle fazla değil 1-2 damla yaşla doğruldum yerimden. Aslında Mustafa Kemal’in aramızdan ayrıldığı için değil. Bize bıraktığı herşeyin, yağmalanması, param parça edilmesiydi beni üzen. Hemde tam onu andığımız günde…

Televizyonun başına geçtim. Atatürk genç yaşta öldü diyorlar. Keşke biraz daha yaşasaydı diyorlar. Öyle olmasına öyle ama o yaşadığı hayatı öylesine dolu dolu yaşadı ki bir çok insanın belki bin kere yeniden doğsa, yaşasa yapamayacaklarını o bir ömüre sığdırdı.

Anlatmak belki yersiz, yersizde değil de. Tekrar gibi, temcit pilavı gibi olacak ama yazmamaktan daha iyidir böylesi.

Kısaca o Türk halkının insanca yaşaması için çabaladı, gerekli herşeyi yaptı. Sonrada cumhuriyetimizi bize yani gençlere emanet etti ve her insan gibi bedenen aramızdan ayrıldı. Fikirleri hala ona tüm kalbiyle, yüreğiyle, beyniyle bağlı olanlarda yaşıyor. Kendisinin en büyük eserim dediği Cumhuriyet yaşıyor.

Hainlere, satılmışlara, işbirlikçilere, yobazlara rağmen direniyor, ayakta.

Öldüğü günden beri bu kadar özlendiği bir dönem herhalde yoktur. Ama özlemek çare değil.

Uyan ey gençlik!

Aydın Boysan

Kategori: Güncel

1 Kas 2009

Bizim milletimiz dirinin kıymetini bilmez, körü öldürür badem gözlü yapar, keli öldürür sonra sırma saçlı yapar. Sevdiğini kaybetmeden değerini bilmez.

Ben böyle olmasın diye hayranı olduğum değerli insan Aydın Boysan için birşeyler yazmak istedim bu gün.

Aydın Boysan ile tanışmamız bir bayram gününe rastlar. Eski bayramları anlatan hoşsohbet bir ihtiyar. Dinlemeden olmaz dedim oturup izledim programı baştan sona. Hani herkes yaşar ama herkes anlatamaz derler ya Aydın abi öyle biri işte. Çocukluğunda hayran olduğu konşusu Muazzez hanımı bir tasvir edişi var ki sanki Muazzez hanım evinin eski iki kanatlı tahta kapısını açmış tam karşınızda duruyor tüm zerafetiyle. Samatya sokaklarını anlatıyor, arkadaşlık-komşuluk ilişkilerini anlatıyor. Futbol oynadığı takımı takımda oynayan “Ayı Hayri” yi anlatıyor. (takımın adı çok karışıktı şuan aklıma gelmiyor) Ağzından kelimeler değil bal dökülüyor.

Rakı üzerine yaptığı sohbetlerde ise insanı en yakın tekel bayiine koşa koşa sürükleyebilecek şeylerden bahsediyor. Rakıyı nikahlı karısı, diğerlerini ise arada yapılan kaçamaklara benzetiyor. Hatta Rusya’da katıldığı bir davette vodka içen ruslar şarkılarla gülüp eğlencenin dibine vurduğunda, ustaya sende bir şarkı söyle diyorlar. “Bir gazel çektim” diyor usta “bütün ruslar kendinden geçti, hepsi offffff çekti” diye beni ekran başında yere yatırıyor.

Ama o bu hoşsohbet olmanın ötesinde aslen bir mimar, sonralarında ise yazarlığa adım atıyor. Hürriyet gazetesinde tam 10 yıl, akşam gazetesinde ise 3 yıl köşeyazısı yazıyor. Şuan yayınlanmış 30′a yakın kitabı var.

Allah sana nice sağlıklı, yaşlar, yıllar verir Aydın usta…

Moda ne menem birşey ki neye bu etiket yapıştırılsa herkes onu tercih ediyor.
Örneklerle açıklamak istiyorum efendim çünkü bu moda olmayacak şeyleri yaptırıyor, yediriyor, içiriyor, giydiriyor.

Kendimi bildim bileli kokoreç hastasıyımdır. Kokusunu 3 sokak öteden av köpeği gibi duyarım. Bu kokoreçin hammaddesi bağırsak olduğundan dolayı bir dönem çoğu kişi bana deli gözüyle bakar, hor görürdü. Abartıyorum sanmayın gerçekten öyle tepkiler alıyordum ki üzülsem mi sevinsem mi bilemiyordum. “Paranla .ok yiyorsun oğlum” diyenler bile en olumlu yorum yapanlardı gerisini siz düşünün. Velhasıl nasıl olduysa son 2-3 yıldır kokoreç öyle yaygınlaştı, öyle moda oldu ki (Mirkelam ve AB etkisiyle sanırım) kokoreççiler mantar gibi her köşe başında bitti. Bu seferde kaliteli kokoreç bulmak zorlaştı. Eskiden zaten az olduğu için işi bilenler bu işi yapıyordu. Ama son zamanlardaki bu artışla birlikte sapla samanı karıştırır olduk. Allahtan eski kokoreççim hala yerinde kapı gibi duruyorda bu zevkten mahrum kalmıyorum. Aynı şey söğüş ve çorbanında başına gelecektir yakındır diye tahmin ediyorum. Söğüş, sakatat ve çorba muhabbetlerinde de “ıyyy yenir mi o iğrenç şeyler” tepkileriyle karşılaşıyorum. Sanki zorla onlara yesinler diye ısrar ediyorum pehh yemeyin kardeşim zorla mı ? :)

Hadi kokoreç örneği sizi pek tatmin etmedi. O zaman şuna bakın. Nar meyvesiyle değil çiçeğiyle meşhur bir ağaçtı eskiden. Nar çiçeği kırmızısı diye bir tabir var yani. Ama meyvesi ne hikmetse sadece bilmece karşımıza “çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane” diye çıkardı. Ben her nar yediğimde üstümü başımı lekeliyor, annemde bu lekeleri daha sonra çıkartamıyor bir güzel bana fırça atıyor olmasına rağmen müptelasıyım hala. Lakin şöyle bir durum peydah oldu başıma. Mehmet Öz çıkıpta nar yiyin, nar suyu için kalbe süper faydalı dediği günden beri. Nar fiyatları ikiye katlandı. Kimsenin yüzüne bakmadığı nar (pazarlarda bulmak için baya çaba sarfetmek gerekirdi) artık el arabalarında her yerde karşıma çıkar oldu. Portakal suyu havuç suyu satan yerler ise portakaldan fazla nar suyu satar hale geldi.

Buna keza aynı şekilde kara veya mor lahana olarak bilinen salatalarda veya turşu olarak tüketilen sebzede de buna benzer bir dönem yaşanmıştı. Kanser hastalığını önlüyor diye bir doktor söylemişti fiyatta hoppala 2-3 katına yükselmişti.

Dersiniz candır çeker yersin, sağlığın korunsun diye yersin. Ehh bende anlayışla karşılarım eşşek değiliz ya.

O zaman size birkaç örnek daha vermem icap edecek herhalde.

Bundan 3-5 sene önce yolda poşu takmış birini görseniz tepkiniz ne olurdu? Dürüst olun…
Eminim “köylüye bak”, “terörist midir nedir ya?”, “kro” vb. tepkiler verirdiniz. Geçtiğimiz kış bütün jet sosyete, bütün tikiler, ikoncanlar kısaca dış görünüşle kafayı bozmuş kişiler poşularla boy gösterdiler ortalıkta. Buna ne diyeceksiniz?

Peki ya lastik çizmelere ne demeli. Yolda lastik çizme giymiş birini görmüş olsanız ya balıkçı, ya inşaat işçisi sanırdınız. Oysa şimdi bildiğimiz 10 liralık lastik çizmelere biraz makyaj yapıp 100 lira civarı fiyata millete kaktırıyorlar resmen.

Converse manyaklığıyla ilgili bir güzel döşendiğim yazım zaten mevcut.

Kısacası biz popüler kültüre fena kafayı takmışız, moda olan şeyler bizi esir almış kendine…

Kısa kısa…

Kategori: Günlük

27 Eki 2009

Yazacak uzun bir konu bulamadığım için şöyle kısa kısa birşeyler anlatayım kendi kendime konuştuklarımı yazıya dökeyim dedim.

Dün akşam dergimizin ekim sayısını gecikmelide olsa en güzelinden bitirdim. Akşam matbaaya ftp aracılığıyla dosyaları yollarken yeter gari (saat 19:30 suları) evden bunları yollayabilirim nasıl olsa kaçayım dedim. Ama ftp bilgilerini yanıma almayı unutunca 500 sefer deneme-yanılma yöntemiyle girmeyi uğraştım fakat muvaffak olamadım :) O yüzden sabah erkenden yollara düştüm. Vapurda kulağımda kulaklık bir yandan Nihat Sırdar’ı dinliyorum diğer yandan İzmir’imin ince kabuklu mis kokulu satsuma tipi mandalinlerinden löpletiyorum. O güzelim sabah serinliğinde yukarıda bahsettiğim şekilde karşıya geçiyorum. Radyoda malum reklamlar gayet uzun sürüyor bende o arada gezinirken TRT Radyo 4′te bir melodi duydum. Bu ilköğretim yıllarında ders sırasında okulun halk oyunları ekibinin çaldığı derste kalkıp hayde bre efeler diye insanı ayağa kaldıracak güzellikteki Kerimoğlu türküsüydü. Lakin o an kerimoğlu ismi aklıma gelmedi taa ilkokul sıralarında bu ismi tabiki bilmiyordum zaten sadece müziğiyle çalışırlardı. Velhasıl hemen internetten daha sonra bulmak için telefona sarılıp mesaj kısmına sözlerini yazmaya başladım. Bir önceki günün yorgunluğu, gece uyunan az uyku nelere kadir görün telefona yazdığımı aynen burayada yazıyorum “al kana boyanmış kel mahmutun her yanı” tabi bunu yazdıktan sonra aklıma gelen ilk şey şu oldu. Ulen acaba hababam sınıfında bunu niye kullanmadılar? Ne güzel dalga geçerlerdi Mahmut hocayla dedim. Sonradan kafama takıldı “ulen koca efe niye kel lakabını alsın” dedim. Onada kendimce “yahu işte adamın babası falan keldir oda öyle anılıyordur” gibilerinden bir açıklama getirdim.

Neyse sonra googleda bu sözleri yazınca tabiki doğal olarak abuk subuk şeyler çıktı karşıma. O an jeton yaklaşık 5-6 saat gecikmeyle düştü. Birde Egeli, İzmirli diye geçiniyorsun dedim kendi kendime kızdım. Sonrası malum internetten Kerimoğlu türküsünü zeybek oyunuyla birlikte görüntülü olarak izleyip hatim ettim defalarca :)

İkinci değinmek istediğim mevzu ise şu. Akşam hava erken karardığı için bir kaç gündür değişik hissediyorum kendimi. Eve dönerken aklımdan hemen banyoya girip bir güzel yıkanıp paklanmak geçiyor. Ama aynı anda “of ya kim uğraşacak şimdi” diyede içimden geçiriyorum. Ömrü hayatım boyunca hamama hiç gitmedim. Bu yaşa kadar gitmediğim için herhalde bundan sonra içim kaldırıpta hamama gitmem, gidemem. Buraya nerden geldi konu onuda anlatayım. Kendi kendime hem yürüyüp hem düşünürken “ulen evdede bir tellak olsa yıkasa paklasa seni misler gibi ne güzel olur” diye içimden geçirdim. Sonrada Türk insanına hemen yaftayı yapıştırdım. Biz tembeliz dedim. Niye derseniz bakınız düşününüz Türk hamamı dünyaca ünlü. Yani daha millet senede bir ya yıkanır ya yıkanmazken, avrupa ve bilimum kıtalar kokuşmuşken biz hamamı bulmuşuz. Ama olay hamamda bitmiyor olay tellak dediğimiz kişide bitiyor. Yani sen yat adam seni temizlesin solucan gibi ölü derilerini çıkarsın. Rengin iki ton açılıp hamamdan çık ne kıyak ama. Yada düşünün eski filmlerde devamlı biri diğerini yıkar yani temizliğe evet bayılıyoruz, ama kendi kendimize yıkanmaya paklanmaya üşeniyoruz…

Bilmem anlatabildim mi :) yada sadece ben mi böyleyim acaba…
(kısa kısa dedim ama uzun oldu çenemin ayarı yok ki)

Blog Hakkında

Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...