MsSQL Tarih Sorunu ve Çözümü

Kategori: Web

13 Eki 2009

Merhabalar

Normalde günlük yaşamdan, sinemadan, anılarımdan falan birşeyler yazıyorum. Bu tip bir yazıyı yazmak blogumun konseptine aykırı olsada çok tav olduğum bir durumu ve bu durumun çözümünü benimle aynı duruma düşecek kişiler için yazmayı insanlık namına bir görev olarak kabul ettim ve harekete geçtim :)

Olay bir arkadaşımın bir sorunumuz var çözsen çözsen bu işi sen çözersin demesiyle başladı. Bir ilan sitesi yazdırılmış ASP ile fakat yazan kişi parayı alıp ortalıktan toz olunca öylece kala kalmışlar. Rica üzerine duruma el attım.

Alınan hata

Microsoft OLE DB Provider for ODBC Drivers error ’80040e07′ [Microsoft][ODBC SQL Server Driver][SQL Server]
The conversion of a char data type to a datetime data type resulted in an out-of-range datetime value.

idi. Açık ve net olarak tarihle ilgili bir problem olduğu ortadaydı. İngilizce tarih ay, gün, yıl bizim tarihlerimiz ise gün, ay, yıl olarak yazıldığından dolayı sql sorgularında ve kayıt eklemede sorun çıkıyor. Ha sorun nasıl çıkıyor now() fonksiyonunu kullandığınızda çıkıyor. now() karşılığı sunucu gün.ay.yıl saat:dakika veya ay.gün.yıl saat:dakika şeklinde çıktı veriyor. MsSQL sütunu ise saniyeyide istiyor fonksiyon oluşturarak bunu yapmak mümkün olsada tarih sorgulamada vs. yine sorun çıkartma ihtimali var. Hem fonksiyon yazmakla uğraşıp hemde tarihe göre sorgulamada sorun yaşama riskine girmek yerine getdate() yazıldığında hem sorgulama yaparken, hem kayıt eklerken hiçbir sorunla karşılaşmadan cillop gibi scriptiniz çalışıyor.

Güle güle kullanın :)

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

Kategori: Sinema

30 Eyl 2009

Geçen gün gecenin bir vakti can sıkıntısından film arşivimi karıştırmaya başladığımda belkide 5. defa bu filmi izlemek için açtım.

Film o kadar doğal, o kadar içimizden ki sevmemek elde değil. Ömrünü bir hayat kadını uğruna feda eden bir adam. Amatör kümede canla başla futbol oynayan ufak bir mahallenin insanları. Komşuluk ilişkileri, baba oğul ilişkileri, platonik aşklar hep bizden, hep yaşadığımız gördüğümüz şeyler.

Tabii filmde oynayan oyuncularında bize bunu böyle hissettirmesine borçlu böyle güzel olmasını. Rahmetli Savaş Dinçel sazı eline alıpta “hayat futbola fena helde benzer” diye söze başladığında sanki karşınızda oturmuş bir elinde sigarası, rakısını yudumlarken hayat dersi veriyor.

Filmde göze batan tek oyuncu Rafetel Roman onun haricinde doğallığı o ahengi bozan kimse yok. Daha önce yazdığım gemide ile ilgili yazımdada belirttiğim gibi son yılların belkide en iyi oyuncusu dediğim Erkan Can yine döktürmüş. Aslında film 2000 yılında çekilmiş ama bazı şeyler şarap gibi zamanla değerlenir ya bu filmde benim için öyle. Gün geçtikçe değer kazanıyor.

Bu arada konuk oyuncularda göz dolduruyor. Kimler var kimler Şeytan Rıdvan, Tanju, Sarı Fırtına Metin, Ali, Atom Karınca Rıza gibi filmin geçtiği dönemin ünlü futbolcuları boy gösteriyor.

İşte böyle bir film hala izlememiş olan varsa tavsiye edilir…

İyi Bayramlar…

Kategori: Günlük

23 Eyl 2009

İyi bayramlar burdan yolu geçen ve bu yazıyı okuyan herkese.

Gerçi 3 günlük bayram bitti fakat ancak birşeyler karalayacak istek ve şevk geldi.

Yozlaşan bayramlardan daha doğrusu insanlardan dert yanmak istiyorum biraz. Artık etrafımda kime sorsam “bayram benim için sadece tatil” diyor. En olumlu yanıtı veren bile “bayramda artık heycanlanmıyorum sıradan bir gün gibi, tabi yinede önemli” diyerek geçiştiriyor.

Bayram denildiğinde benim aklıma ilk gelen (kavramsal olarak değil çağrışım olarak) yeni kıyafetler, yeni olmasada temiz jilet gibi ütülü kıyafetler geliyor. El öpmek onun ardından ikinci sırada. Annanemin baklavası üç. Bayram sabahı annemin “hadi geç kalıyoruz, çabuk olun, bir bayramda erken hazırlanıp çıkalım şu evden” deyişi dördüncü sırada geliyor.

Bayram bir zamanlar büyüklerin ziyaret edilmesi, küslerin barışması, çocukların sevindirilmesi gibi güzel hadiselerin yaşanacağı bir kaç günü ifade edermiş. Şimdi ise telefona gelen “bayramınızı en içten dileklerimle kutlar mutluluklar dilerim mesut bahtiyar” gibilerinden klasik bir cümle ve ardından ad soyad yazılan mesajlarla bayram kutlanır oldu. Birinci derece akrabaları bile insanlar ziyaret etmez hale geldi. Çünki artık bayram=tatil oldu. İnsanlar bayramda nereye kaçacaklarını düşünüyor artık. Bir dönemin kent reklamındaki gibi yaşlıları gözü kulağı kapıda bekleteceklerini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Tatile gitmeyen veya önce el öpüp sonra tatile kaçan anne babaların çocuklarıda kim fazla para verirse onun elini öper, onu daha çok sever haldeler. Daha 5 yaşında kuzenim bile elimi öptükten sonra neredeyse boynuma sarılıp harçlık isteyecek halde.

Materyalistlik, bencillik, sözde çağdaş yaşam artık bayram ruhunada tecavüz etti teknolojinin katkılarıyla… Gözümüz aydın

Türk milleti olarak biraz unutkanız sanki. Başımıza her gelen afette, her gelen kötü olayda ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Eleştiriyoruz, kızıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, böyle olmaz, böyle gitmez diyoruz.

17 Ağustos depremi aylarca konuşuldu, yazıldı çizildi. Binlerce vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybetmeyen, evini barkını kaybetti. İnsanların psikolojileri bozuldu. Yıkılan binlerce evin hesabını sadece Veli Göçer verdi. Şuan hala cezasını çekiyor. Diğerleri nerede? Yok. Depremle ilgili çalışma var mı? Oda yok. Depremi ya bir deprem olduğunda yada 17 ağustosun yıl dönümlerinde hatırlıyoruz.

Biraz daha eskilere dönelim Adana Dinar depremi 1 ekim 1995. Çocukluk döneminde hafızanızın bir kenarında kalan isim ve o isme ait ufak bir fotoğraf olur ya. İşte Dinar depremi benim hafızamda ancak o kadar yer ediyor. Şuan Dinar yeni bir depreme hazır mı? Umarım öyledir ama hiç sanmıyorum.

30 Yıldır Şehit veriyoruz doğuda-güneydoğuda. Her olayda teröre lanet yağdırılıyor. Çıkıp konuşmalar yapılıyor. Ne kadar sürüyor etkisi 1 bilemediniz 2 gün çok büyük olaylarda en fazla 1 hafta konuşuluyor. Çok yeni bir olay hatırlayın dağlıca baskınını aylarca tartışıldı sonuç ne oldu? hiç. Karakollarda iyileştirme çalışmaları yapıldı ama canlar gittikten sonra o kadar kıymeti kalmıyor. Yinede iyi bir gelişme.

Neyse gelelim İstanbul’da yaşanan acı olaylara. Başbakan “derenin intikamı acı olur” dedi. 31 İnsanın suçu neydi? Dereye ne yaptılar ki dere intikam aldı? Ortada bir suç varsa rant sağlamak için, oy kazanmak için dere yataklarına imar izni verenin. Gece kondu mahallelerine hizmet götürenin, imar affı çıkaranın, gecekondulara tapu verenin. Bir çok yerde gösterildi Mimar Sinan’ın yapmış olduğu 400 küsür yıllık köprü sele rağmen dimdik ayakta. Hemde suyun geçişine izin verecek şekilde düşünülüp o şekilde yapılmış. Fakat günümüz mühendisliğiyle, bilimiyle, gelişmiş teknik ve malzemeleriyle yapılmış köprüler ya suyu tutmaya yaradı ya suyu tutamayıp yıkılıp gitti. Olan yine masum insanlara oldu. Birde kapalı minibüste taşınan insanlar varki. Ülkedeki işsizliğe kurban giden insanlar onlar. Eğer işsizlik olmasa, o insanlar o şartlar altında çalışmayı kabul ederler mi? Kendilerinin mal gibi taşınmasına müsade ederler mi? Haklarını aramazlar mı? ama iş yok, karınlarını doyurmak, hayatlarını devam ettirmek zorundalar ve o şartlara mecburen katlanıyorlar.

Bu olayın izleri silinip gittiğinde yani şöyle 3-4 ay sonra bir televizyon kanalı, bir gazete, bir yönetici çıkıpta bu konuda birşeyler yazar, söyler, açıklama yapar mı? Veya biz bu olayı ne zamana kadar hatırlarız? Unutur muyuz yoksa?

Unutsakta sorun değil bir daha felaket yaşadığımızda muhakkak hatırlarız…

İzmir Cumhuriyet tarihinin dönüm noktalarının yaşandığı yerlerden biri. Kurtuluş mücadelemizin ilk kurşunu İzmir’li gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılmış. 15 Mayıs 1919′da yani M. Kemal Samsun’a çıkmaya hazırlanırken kurtuluş savaşını başlatmıştır denilebilir. Daha sonra yurdun dört bir yanında halkı örgütleyip Kuvay-i Milliye hareketini başlatan M. Kemal 1 Eylül 1922 tarihinde “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri” emrinden sonra 9 Eylül günü Türk ordusu İzmir’e girmiş ve düşman denize dökülmüş.

Bu kısa tarih özetinden sonra birazda 9 Eylül günü yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum. Sabah kalktığımda telaşlı telaşlı yollara düştüm. Büyük bir web sayfası projesi için görüşmeye gidecektim. Bu telaş sırasında cep telefonumu bile evde unutmuşum. Konakta bayrakları ve kalabalığı görünce şöyle bir düşündüm evet bu gün o gündü. İzmir’in kurtuluşu.

Polis her tarafı güvenlik için çevirmiş aranmadan geçemiyorsunuz. Kendimi kötü hissetsemde güvenliğimiz için olduğunu düşündüğümden pek üzerinde durmadan görüşmeye gittim. Ordan çıkıp dergiye geçecektim işlerim vardı ama içimdeki sesi dinleyip. Hadi Konak’tan değilde Pasaport’tan vapura bineyim hem biraz Cumhuriyet meydanına bakarım diyerek yollara düştüm. Yollarda her tarafta anneler babalar ellerinde omuzlarında çocukları bayraklarıyla Cumhuriyet meydanına akın eder halde yürüyorlar. Sizi bilmiyorum ama ben bayrak gördüğümde tüylerim diken diken oluyor, gözlerim doluyor, içimden “NE MUTLU BANA Kİ TÜRKÜM” diye haykırmak geliyor.

Cumhuriyet meydanı ana baba günü 1. Kordondan belli orada ne kadar kalabalık olduğu. Diğer taraftan denize bakıyorum balıkçılar bayraklarla donatmışlar teknelerini İnciraltı-Sahilevleri limanlarından gelmişler. Onları seyrederek yürüdüm yavaş yavaş acele etmeden. Cumhuriyet meydanına geldim gelmesine ama bırakın meydana girmeyi Pasaport iskelesinin ağzı bile insan dolu. Bir süre acaba kaynak yapabilirmiyim aradan diye şöyle sağa sola baktım ama mümkün görünmüyordu. Polis barikatı vardı.

Bende iskeleye girdim açık kısımdan bir denizdeki teknelere bir meydana baktım. Her taraf bayraklarla dolu, vatansever insanlarla dolu. Akşamdan yağan yağmurun serinliğine aldırmadan rüzgarda durdum. Yüzümde hafif bir gülümseme ve gurur ifadesiyle konuşmaları okunan şiirleri dinledim. Temsili olarak askerlerin İzmir’e girişini bile gördüm uzaktan da olsa.

Vapura atladım Alsancak iskelesine gidene kadar denizden Cumhuriyet meydanına, denizdeki balıkçı teknelerine bir daha doya doya baktım.

Dedelerimle, ATATÜRK’ümle, İzmir’in vatan sever, çağdaş, demokrat ve laik halkıyla gurur duyarak ve teşekkür ederek işimin yolunu tuttum.

dipnot: 9 eylül günü yazmak istesemde bir gün önce yağan yağmurla iş yerimizi biraz su basınca ancak yeni yazabildim.

Son zamanlarda yaşadığım en güzel 24 saati yaşadım diyebilirim. Arayıpta bulamadığım türden dolu dolu yarımşardan bir gün ve bir gece yaşadım.

İzmir’in bir zamanlar şirin bir köyü olan Zeytinalanı şimdilerde kasaba denebilecek kıvamda bir yer. Çok yakın bir dostumun ve tanıdığım tüm kuzenlerinin arkadaşları olan Hasan-Hüseyin kardeşlerin asker eğlencesi için oraya davet edildim. Eh davete icabet adettendir gitmemek saygısızlık olur diyerekten Cumartesi günü öğle saatlerinde Erhan’la birlikte yollara düştük. Zeytinalanına geldik, bir kaç tanıdıkla merhabalaşıp, el öpüp, çaylarını içtikten sonra. Yerleşimin daha az olduğu yerdeki asıl davetli olduğumuz yere gittik. Allah’ım o ne güzellik. İncir ağaçları, bahçede envayi çeşit sebze, inekler(doğal olarak hafif bir tezek kokusu), ciğere fazla çekildiğinde kafa yapan bol oksijenli bir hava ve şehrin inanılmaz gürültüsünden patırtısından eser olmayan sessiz bir ortam.

Herkesle şöyle bir merhabalaşıp nereye otursak diye yer ararken şöyle güzel bir dut ağacının altını seçtik. Zaten hazır olan masaya kurulduk bir güzel. Başladık hafif hafif yemekleri yemeye ve sohbet etmeye. Arada geçen boşnakça kelimeleri ya Erhan tercüme ediyor yada söyleyen kişi bana dönüp söylüyor anlıycağınız muhabbet gırla. Birbirinden güzel yemekler, mezeler, salatalar insanın her birinden birer lokma tadarak doyabileceği bir sofra. Birde müzik olsa diyorsunuz ama oda var merak etmeyin hali hazırda bir davul ve bir zurnacımız mevcuttu. Türk insanı ağzıyla içmeyi beceremediğinden ötürü ufak bir kavga çıktı. Yine fazla kaçıran biri havaya ateş edeceğine davulcuya doğru ateş edince ortalık karıştı davulcu attı kendini yere. Bize biraz daha uzak olduğundan biz davulcuyu hakkın rahmetine kavuştu sandık ama telaş çabuk atlatıldı bizim davulcu yine başlayınca rahat bir nefes aldık.

Velhasıl gece sonlandı. Herkes evlerine gitti. Bizde Erhan, kuzenleri ve Hasan-Hüseyin kardeşlerle birlikte kaldık başbaşa. Arada fazla kaçıranlar izin isteyip yattı. Sabaha kadar sessiz sakin oturup sohbet ettik. Artık piller bitme durumuna gelince herkes yattı. Sabah serinliğinde yarım açık pencere önünde tatlı bir uykuya daldım. Sadece 3-4 saat uyumak sanki 10-12 saat uyumuşum gibi bir enerji doldurdu.

Uzun kuzen Rıdvan bize kahvaltı için domatesli, sucuklu bir yumurta yapmış ki sormayın. Yemekten sonra biraz oturup muhabbet ettik. Biraz dağ tepe yürüyüş yaptık, incir yedik, tarlaya dalıp domates biber topladık. Yani şehirde yapamadığım ne varsa doyasıya yaptım.

Bu sıralar ihtiyacım olan doğayla baş başa kalma olayını doya doya yaşadığım için inanılmaz bir mutluluk ve huzur doluyum. Böyle yerlerde devamlı yaşayanlara bunları anlatsam herhalde gülerek bakar ama tabiattan uzak yaşayanlar için böyle şeyler inanılmaz keyif verici.

Neyse daha fazla uzatmıyorum mutluyum, huzurluyum :)

Susuz Yaz…

Kategori: Günlük

6 Ağu 2009

Hemen susuz yaz filmi aklınıza gelmesin. Onu sadece hava olsun diye yazdım.

İzmir’in en büyük barajından şehrin hemen hemen yarısına su veren borularda tamirat yapıldı. Pazartesi sabahından 5 dakika öncesine kadar susuz olarak geçindik gittik.

Tabii böyle yazması, söylemesi kolay. Yani taşıma suyla işlerin nasıl zor yürüdüğünü, aslında çeşmeyi açtığınızda suyun şıkır şıkır akmasının ne kadar büyük devlet olduğunu anlıyorsunuz. Gel gelelim sadece bunlada kalmıyor anladığınız şeyler. Mesela şöyle birşeyi daha keşfettim. Bildiğiniz gibi kırsal kesimlerde özelliklede köylerde tek bir tastan yemek yenir. Bu kabalık gibi gelsede bir tabak yıkamak nerde, adam başı bir tabak yıkamak nerde?
Belki sebebi başkadır ama bana asıl neden bu diye geldi.

Tuvalet olayı ap ayrı bir eziyet. El yıkamak, yüz yıkamak ayrı eziyet. Yani eli yıkamak eziyet olduğu için tuvalete girmemek gibi bir çözüm bulduysamda insan vücudu bir yere kadar dayanıyor. Sonradan bununda sebebinin çok su içmekten kaynaklandığını tespit edip su tüketimini azaltarak kısmi çözüm üretmiş bulunmaktayım :P

Velhasıl hepsini geçtim sevgili okurlarım ama 40 derece izmir sıcağında sucuk gibi terleyerek eve gelince duş alamamak en berbatı. Ki dün yaklaşık 2-3 saat çok çok az akan suyu hemen değerlendirip o işi aradan çıkartmıştım.

Bu gün anladım ki son 1-2 günün rahatsızlık veren huzursuzluk veren tek etkeni buymuş. Sular geldi yüzümde saçma ve anlamsız bir gülüş var :)

Bu gün şöyle tekrardan blogumun tasarımına baktım. Gerçekten güzel bir tema seçmem ve düşeş denk gelen balina logom sayesinde tam anlamıyla içime sinen bir bloga sahip oldum. Eh artık hakkını vererek birşeyler karalayalım dedim…

Türk insanında birini överken illa diğerini yerme sendromu vardır. Hep karşılaşmışızdır “benim oğlum fatmanın oğlundan çok çalışkan zaten fatmanın oğlu salak” yahu güzel annem niye beni göklere çıkartırken illa fatma hanımın kızını yerlerde süründürüyorsun. Bu sendrom “başarısızı illa başarılıyla kıyaslama sendromuna” benzesede farklıdır.

Düşünün bütün çocukluğunuzda anneniz-babanız hep bu tip şeyler yapmışlardır. Futbol muhabbetinden tutun, aile bireylerinin davranışları, başarıları veya başarısızlıklarında hep böyle olmuştur. “x te takım mı be bu sene biz şampiyonuz”, “velinin damadı alkoliğin teki, bak benim damadıma aslan aslan”, “muratın kızına bak yoluk saçlı cadaloz, benim kızım prenses prenses” örnekleri arttırmak çok.

İyi tamam ama nerden çıktı bu diyebilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde çocukluğumda severek izlediğim TRT2′de Resim Sevinci programında resim yapan bonus (kıvırcık) saçlı amcanın belgesellerini buldum. Bu arada ismi Bob Ross. Şans bu ya bir kaç gün sonra facebookta bu adamın grubu kurulmuş grubun isminide “TRT2 de resim yapan bonus saçlı amcayı sevenler” yapmışlar. Pek bi sempatik geldi açıkçası, ismini herkes bilemeyeceğine göre bu sıfat tamlamasıyla hemen hemen herkes şıp diye kimin olduğunu anlar :) Girip yorumları okurken gördüm ki yukarda bahsettiğim anne-babaların çocukları bayrağı aldıkları gibi koşmaya başlamışlar 4×100 yarışındaki gibi. Dünyanın saydığı, yoldan geçen her 10 kişiden 9′unun rahatlıkla bileceği Leonardo Da Vinci’yi yerip Bob Ross’u göklere çıkartan yorumlar gördüm. Bilgisayar başında inme iniyordu. Hatırladığım kadarıyla yorum şöyleydi “Da Vinci kimmiş bee Bob Ross onun resimlerini 5 dakikada gözü kapalı yapar” yahu arkadaş el insaf yapma etme yazıktır. Adamın tabloları milyar dolarlarla ifade ediliyor, sanat tarihçileri kafayı yiyor tablolarındaki gizemleri çözebilmek için. Tamam Bob Ross gerçekten iki dakikada şahane resimler yapıyor ama sen bunu göklere çıkartırken illa niye başka bir ressamı yeriyorsun?

Ha şunada eminim ki başka bir ressam ismi bilseler onu kötüleyecekler. Ama garibim Leonardo abimi herkes tanıdığı için hemen günah keçisi onu yapıveriyorlar.

Yani kısacası bizim milletimizde “birini överken diğerin yerme sendromu” diye birşey varmı? Evet var :)

Yeni Logom Hayırlı Olsun

Kategori: Günlük

25 Tem 2009

Uzun süredir buna benzer bir logo yapasım vardı düşünüyordum. Geçtiğimiz günlerde harika bir siteye denk geldim ve sanki benim için özel yapılmış bir logo buldum. Sadece yazılarını değiştirerek şak diye yapıştırdım bloguma :) Yanınada öyle laga-luga olsun diye birşeyler yazdım fena olmadı gibi açıkçası benim hoşuma gitti.

Ha bu arada logo ücretsiz dağıtılıyor o konuda bir problem yok :)

Hazır yazmaya başlamışken ufak tefek birşeyler karalayım dedim.

3. Dergiminde hazırlığı perşembe günü bitti, matbaya teslim ettim. Matbadaki kalıp makinası bozulmuş. Bu gün elimde olacaktı ama artık pazartesi gününe kaldı.

Bu arada havada 2 gündür çok sıcak insanın ruhunu sıkan bir sıcak var. Hava durumunda gölgede 40 derece diyor İzmir için. Ama hissedilen herhalde 50 üzeridir nemden nefes bile almakta insan zorlanıyor.

Neyse şimdilik bu kadar bu sıcakta bu kadar yazmam bile iyi :)

Tarihe not:

21 Olduk…

Kategori: Günlük

13 Tem 2009

Yazımı yazmaya başladığım anda saat 23:47 henüz 21 olamadım ama herhalde yazıyı bitirene kadar olurum.

Geçtiğimiz yıl sabaha karşı diş ağrısı çeke çeke hayata geçirdiğim ve ilk yazımı yazdığım sitemin 1. yaş günü. Benim ise 21. yaş günüm bu gün.

Zaman içindeki hayat yolculuğumun 20 yılı geride kaldı. Kaldı kalmasına ama dönüp baktığımda geride hem çok, hemde az şey olduğunu görüyorum. Daha yolun çok başında sayılsamda nedense hüzün çöktü içime. Artık soranlara 20 değil 21 yaşındayım diye cevap vereceğim. Saçma ama öyle işte…

Düşündüğümde bebeklik ve çocukluk dönemimde izlediğim çizgi filmler geliyor aklıma ilk olarak. Biraz farklı olacağım belliydi ki çizgi film harici zamanlarda haber bültenlerini izlerdim birde televizyondan satış yapan kanal marketi.
(Uğur Mumcu suikasti, Turgut Özalın ölümü, 28 Şubat’ta tankların yürümesini hep hayal meyal hatırlıyorum)

Ek olarak

Bir gün üşüdüğüm için gaz sobasıyla oynayıpta neredeyse evi yakmam (oda hayal meyal gözlerimin önünde) yükselen alevlerin ve annemin ıslak havluyla olaya ilk müdahalesinin uzunca bir süre beni tesiri altına alması :)

Uzun altın sarısı lüle lüle saçlarımla ve bulamaç halinde yüzüme sürdüğüm annemin el kremleriyle ki halim.

Bodrum’da bir aile dostumuzun evinde merdivenlerden takribi olarak 8-10 karpuzu yuvarlamam.

Aklıma evin salonunda top oynarken van basten, maladona (maradona diyememekten ötürü) golll golll diye bağırışım.

Dizimdeki yaranın kabuğunu her dakika yolup yolup diz kapağımı kaplayacak hale getirmem.

1 Litrelik cam coca cola şişesinin dibindeki camın simsiyah yansımasını dayımın her seferinde karafatma diye yedirip yarım şişe kolayı lavoboya dökmem.

Yine dayımın Bruce Lee filmlerinden etkilenipte gittiği karete kurslarından kalma mançika numaralarını ağzım bir karış açık izlemem.

Ablamla saç saça, baş başa, tekmenin yumruğun ısırıkların havada uçuştuğu, bağıra çağıra ağız dolusu küfürler savurduğum kavgalar yapmam. Daha mülayim olan teyzemin tepesine çıkıp ağzımdan salyalar saça saça ses efektleri (dışş dışş fışşş) eşliğinde çıkıp yumruk manyağı yapmam.

Dayak yiyen teyzem haricindeki teyzemin bütün gün odasına kapanıp elinde mikrofon niyetine tuttuğu tarak,fırça veya deodorant şişesiyle çok geniş bir repertuar yelpazesinden okuduğu eserlerin sinirimi bozması sonucu bağırarak sesini bastırmaya çalışmam.

Ablamın arkadaşlarının bana tatlım, yakışıklım, aşkım demesi sonucu gaza gelip onlarla evleneceğimi düşünmem. Uzun süre elmas isimli hatunla sevgili olduğumu sanmam.

Okula giderken “gel seni babana götürcem” diyen adamdan annemin defalarca yaptığı tembihten yola çıkıp erkenden işi uyanarak kaçmam. Ve o olay sonrası uzuuunca bir süre okula pek gitmek istememem.

Rahmetli büyük eniştemin omuzlarında kahveye gidip amerikan bilardosuna yeni bir soluk getirerek elle bilardo oynamam.

Yaklaşık 3-4 ay beslediğimiz karagöz adlı kuzumuzun kurban bayramında kesilip hunharca kavurmasını yememiz.

Sokakta oynarken dedemin beni çağırmak için çekiçle herhangi bir yere çivi çakması sonucu uçarak bahçeye yanına gitmem.

Çeşmealtında ilk balığımı tutmam (ki bu hayatımın tüm seyrini değiştirmiş durumda).

İlk 7-8 yaşıma damgasını vuran ve aklıma bir çırpıda geliveren olaylar. Kronolojik olarak sıraya koymadım çünkü kronolojiyi düşündükçe aklıma çok daha fazlası geleceği için kısa kestim.

Bu yazı sayesinde bende çocukluğuma tekrar dönmüş oldum. Zaten tadına doyamadım, özlüyorum o günleri. Şimdi daha da gözümde tüter oldu.

Bunlardan sonrası ise hep okul hayatı. Okul hayatı dediğime bakmayın ne sınavları, ne notları takan bir öğrenci değildim. Hep orta karar notlar alırdım. Sınava çalışmak diye birşey bilmezdim, bilmeyerek tüm öğrenim hayatımıda bitirdim. Şuanki açık öğretim fakültesini saymazsak. Dersi derste dinler, o bilgiyle sınava girer maçı öyle götürürdüm. Annem ve babamında hakkını yememek lazım. Bir gün ders çalış demediler. Notlarım illa hepsi 5 olacak diye bir kuralım kaidem yoktu. Önemli olan dürüst olmamdı onlar için öylede oldum çoğunlukla. Çoğunlukla diyorum çünkü hepimizin ara sıra ufak tefek beyaz yalanları, kaçamakları oluyor. Tabi her seferinde yakalanır itiraf ederdim o ayrı. Ne olursa olsun ben onların çocuklarıydım ve beni şartsız koşulsuz seviyorlardı. Ve ben hala onların çocuklarıyım. Onlara göre ben artık çocuk değilim desem de elli yaşıma gelsemin bile çocuğum.

Annem hala sığındığım bir iki limanımdan biri ama en büyük en korunaklı ve her zaman bana en yakın liman. Ah bide şu sivilcelerimi sıkmaktan vazgeçse.

Aslında bana annem kadar emek harcamış cicannemden bahsetmezsem nankörlüğün daniskasını yapmış olurum. Cicannem annemin öz teyzesi, eşide annemin öz amcası :) yani iki kız kardeş, iki erkek kardeşle evlenmiş işte. Öz dedemi pek göremedim sayılır. Ben henüz birinci sınfı sıralarında dirsek çürütürken öldü. Öz dedemin ölümünden öncede annemin amcası dedemdi hatta öz dedemden daha bile yakındı cicannemle birlikte. Çocukları olmamıştı. O yüzden annemi kendi evlatları gibi yıllarca yanlarında büyütmüşlerdi. Bende çoğu zaman cicannemde kalırdım. Hatta orta okul sıralarından üniversite dönemime kadar onda temelli kalıyor, ara sıra evime gidiyordum. Tabi annem hemen hemen her gün geliyordu orası ayrı. Yani aşağı yukarı 7-8 yıl kahrımı çekti. Şimdi hacı olma çabaları içinde :) tabi ziyaretine sık sık gidip elini öpüyoruz.

Başka ne yazsam bilmiyorum pek doğumgünü meraklısı olmadığımı herhalde anlamışsınızdır. Doğum gününde sevineceğine üzülen bir adam :) Ahmet Haşim gibi yaşlılıktan, çirkinleşmekten mi korkuyorum nedir çözemedim kendimi. Niye doğum günü kutlanır onuda anlayabilmiş değilim. Amaç pasta yemekse canı isteyen gitsin alsın ufak bi pasta yesin :) Mum üflemek isteyenlerde dedelere mum yakanların mumlarına üflesin. Bağırmak isteyen maça gitsin :) alternatif çok.

Son bir yılımı değerlendirirsem. Herhalde Ulu Önder M. Kemal’in dediği gibi az zamanda çok ve büyük işler yaptım. Kriz mriz demeden 1 iş buldum, sonra daha iyi bir iş buldum. Şimdi mutlu mutlu çalışıyorum. Başıma kötü olaylarda geldi, sıkıntılarda yaşadım elbet. Fakat bunlardan ders çıkardığımı düşünüyorum. Ve edindiğim tecrübeden dolayı yaşadığım kötü olaylara bakıp üzülmüyorum.

Blogumu çok boşladığım dönemler oldu. Ama bu yıl umarım çok daha fazla, çok daha güzel, keyifli yazılar yazacağıma inanıyorum :)

İyiki doğdun blogum, tabi bende iyiki doğdum.

Blog Hakkında

Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...