Yazımı yazmaya başladığım anda saat 23:47 henüz 21 olamadım ama herhalde yazıyı bitirene kadar olurum.
Geçtiğimiz yıl sabaha karşı diş ağrısı çeke çeke hayata geçirdiğim ve ilk yazımı yazdığım sitemin 1. yaş günü. Benim ise 21. yaş günüm bu gün.
Zaman içindeki hayat yolculuğumun 20 yılı geride kaldı. Kaldı kalmasına ama dönüp baktığımda geride hem çok, hemde az şey olduğunu görüyorum. Daha yolun çok başında sayılsamda nedense hüzün çöktü içime. Artık soranlara 20 değil 21 yaşındayım diye cevap vereceğim. Saçma ama öyle işte…
Düşündüğümde bebeklik ve çocukluk dönemimde izlediğim çizgi filmler geliyor aklıma ilk olarak. Biraz farklı olacağım belliydi ki çizgi film harici zamanlarda haber bültenlerini izlerdim birde televizyondan satış yapan kanal marketi.
(Uğur Mumcu suikasti, Turgut Özalın ölümü, 28 Şubat’ta tankların yürümesini hep hayal meyal hatırlıyorum)
Ek olarak
Bir gün üşüdüğüm için gaz sobasıyla oynayıpta neredeyse evi yakmam (oda hayal meyal gözlerimin önünde) yükselen alevlerin ve annemin ıslak havluyla olaya ilk müdahalesinin uzunca bir süre beni tesiri altına alması
Uzun altın sarısı lüle lüle saçlarımla ve bulamaç halinde yüzüme sürdüğüm annemin el kremleriyle ki halim.
Bodrum’da bir aile dostumuzun evinde merdivenlerden takribi olarak 8-10 karpuzu yuvarlamam.
Aklıma evin salonunda top oynarken van basten, maladona (maradona diyememekten ötürü) golll golll diye bağırışım.
Dizimdeki yaranın kabuğunu her dakika yolup yolup diz kapağımı kaplayacak hale getirmem.
1 Litrelik cam coca cola şişesinin dibindeki camın simsiyah yansımasını dayımın her seferinde karafatma diye yedirip yarım şişe kolayı lavoboya dökmem.
Yine dayımın Bruce Lee filmlerinden etkilenipte gittiği karete kurslarından kalma mançika numaralarını ağzım bir karış açık izlemem.
Ablamla saç saça, baş başa, tekmenin yumruğun ısırıkların havada uçuştuğu, bağıra çağıra ağız dolusu küfürler savurduğum kavgalar yapmam. Daha mülayim olan teyzemin tepesine çıkıp ağzımdan salyalar saça saça ses efektleri (dışş dışş fışşş) eşliğinde çıkıp yumruk manyağı yapmam.
Dayak yiyen teyzem haricindeki teyzemin bütün gün odasına kapanıp elinde mikrofon niyetine tuttuğu tarak,fırça veya deodorant şişesiyle çok geniş bir repertuar yelpazesinden okuduğu eserlerin sinirimi bozması sonucu bağırarak sesini bastırmaya çalışmam.
Ablamın arkadaşlarının bana tatlım, yakışıklım, aşkım demesi sonucu gaza gelip onlarla evleneceğimi düşünmem. Uzun süre elmas isimli hatunla sevgili olduğumu sanmam.
Okula giderken “gel seni babana götürcem” diyen adamdan annemin defalarca yaptığı tembihten yola çıkıp erkenden işi uyanarak kaçmam. Ve o olay sonrası uzuuunca bir süre okula pek gitmek istememem.
Rahmetli büyük eniştemin omuzlarında kahveye gidip amerikan bilardosuna yeni bir soluk getirerek elle bilardo oynamam.
Yaklaşık 3-4 ay beslediğimiz karagöz adlı kuzumuzun kurban bayramında kesilip hunharca kavurmasını yememiz.
Sokakta oynarken dedemin beni çağırmak için çekiçle herhangi bir yere çivi çakması sonucu uçarak bahçeye yanına gitmem.
Çeşmealtında ilk balığımı tutmam (ki bu hayatımın tüm seyrini değiştirmiş durumda).
İlk 7-8 yaşıma damgasını vuran ve aklıma bir çırpıda geliveren olaylar. Kronolojik olarak sıraya koymadım çünkü kronolojiyi düşündükçe aklıma çok daha fazlası geleceği için kısa kestim.
Bu yazı sayesinde bende çocukluğuma tekrar dönmüş oldum. Zaten tadına doyamadım, özlüyorum o günleri. Şimdi daha da gözümde tüter oldu.
Bunlardan sonrası ise hep okul hayatı. Okul hayatı dediğime bakmayın ne sınavları, ne notları takan bir öğrenci değildim. Hep orta karar notlar alırdım. Sınava çalışmak diye birşey bilmezdim, bilmeyerek tüm öğrenim hayatımıda bitirdim. Şuanki açık öğretim fakültesini saymazsak. Dersi derste dinler, o bilgiyle sınava girer maçı öyle götürürdüm. Annem ve babamında hakkını yememek lazım. Bir gün ders çalış demediler. Notlarım illa hepsi 5 olacak diye bir kuralım kaidem yoktu. Önemli olan dürüst olmamdı onlar için öylede oldum çoğunlukla. Çoğunlukla diyorum çünkü hepimizin ara sıra ufak tefek beyaz yalanları, kaçamakları oluyor. Tabi her seferinde yakalanır itiraf ederdim o ayrı. Ne olursa olsun ben onların çocuklarıydım ve beni şartsız koşulsuz seviyorlardı. Ve ben hala onların çocuklarıyım. Onlara göre ben artık çocuk değilim desem de elli yaşıma gelsemin bile çocuğum.
Annem hala sığındığım bir iki limanımdan biri ama en büyük en korunaklı ve her zaman bana en yakın liman. Ah bide şu sivilcelerimi sıkmaktan vazgeçse.
Aslında bana annem kadar emek harcamış cicannemden bahsetmezsem nankörlüğün daniskasını yapmış olurum. Cicannem annemin öz teyzesi, eşide annemin öz amcası
yani iki kız kardeş, iki erkek kardeşle evlenmiş işte. Öz dedemi pek göremedim sayılır. Ben henüz birinci sınfı sıralarında dirsek çürütürken öldü. Öz dedemin ölümünden öncede annemin amcası dedemdi hatta öz dedemden daha bile yakındı cicannemle birlikte. Çocukları olmamıştı. O yüzden annemi kendi evlatları gibi yıllarca yanlarında büyütmüşlerdi. Bende çoğu zaman cicannemde kalırdım. Hatta orta okul sıralarından üniversite dönemime kadar onda temelli kalıyor, ara sıra evime gidiyordum. Tabi annem hemen hemen her gün geliyordu orası ayrı. Yani aşağı yukarı 7-8 yıl kahrımı çekti. Şimdi hacı olma çabaları içinde
tabi ziyaretine sık sık gidip elini öpüyoruz.
Başka ne yazsam bilmiyorum pek doğumgünü meraklısı olmadığımı herhalde anlamışsınızdır. Doğum gününde sevineceğine üzülen bir adam
Ahmet Haşim gibi yaşlılıktan, çirkinleşmekten mi korkuyorum nedir çözemedim kendimi. Niye doğum günü kutlanır onuda anlayabilmiş değilim. Amaç pasta yemekse canı isteyen gitsin alsın ufak bi pasta yesin
Mum üflemek isteyenlerde dedelere mum yakanların mumlarına üflesin. Bağırmak isteyen maça gitsin
alternatif çok.
Son bir yılımı değerlendirirsem. Herhalde Ulu Önder M. Kemal’in dediği gibi az zamanda çok ve büyük işler yaptım. Kriz mriz demeden 1 iş buldum, sonra daha iyi bir iş buldum. Şimdi mutlu mutlu çalışıyorum. Başıma kötü olaylarda geldi, sıkıntılarda yaşadım elbet. Fakat bunlardan ders çıkardığımı düşünüyorum. Ve edindiğim tecrübeden dolayı yaşadığım kötü olaylara bakıp üzülmüyorum.
Blogumu çok boşladığım dönemler oldu. Ama bu yıl umarım çok daha fazla, çok daha güzel, keyifli yazılar yazacağıma inanıyorum
İyiki doğdun blogum, tabi bende iyiki doğdum.
Kategori: Günlük
3 Tem 2009Berberler sosyalleşme, tartışma, fikir alış verişi yapma gibi konularda insanoğlunun gidebileceği en iyi yerlerden biri. Hele ufak mahallelerde birbirini tanıyan insanlar olduğunda tüm mahallede gelişen olaylardan haberiniz olması için berbere gidip saç kestirmeniz yeterli. Hatta dükkanın kalabalık bir anında oturup sıraya girip haberleri aldıktan sonra “ben boş bi zamanda gelirim bilmemkim” diyerek oradan uzaklaşarak kurtulursunuz
Bu geçen sürede tüm mahalledeki gelişmelerden haberiniz olur. Günceli tartışır, siyasete girer, memleketi kurtarırsınız.
Nerden çıktı bunlar derseniz sebebi çok basit. Kardeşim berber çırağı olarak mahallemizin berberinde işe başladı. Tabii bu beni çok sevindirdi. Niye derseniz evde iki bilgisayar var. Yani kardeşim bütün gün bilgisayar başında oyun oynuyordu. Bende hemen hemen bütün çocukluk dönemimde çalışmış biri olarak (bazı zamanlar annemin zoruyla) kardeşimin bütün gün evde bilgisayar oynaması çok fena bir şekilde sinirimi bozuyordu yahu neden derseniz şöyle cevap veririm. Sizde pazarda çeşitli alanlarda çalışmış (yeşillik,domates,kırtasiye), marangozda çıraklık yapmış, kendi hür teşebbüsüyle mahalle arasında çocuklara gofret satmış ticari biri olsanız sizinde zorunuza giderdi. Neyse konu çok dağıldı bunları ayrı bir yazımda anlatırım artık
Berber çırağı kardeşim bilgisayardaki sanal hayatına son verip. Reel sektöre girince pek bi sevindim. Ama herhalde oda birşeyler yapıyor, para kazanıyor olmanın verdiği keyifle gayet hevesli şekilde işe gidip geliyor. E doğal olarak oda berber dükkanında olduğundan dolayı gün içinde mahallede ne olmuş bitmiş hepsi akşam evde
Yok bilmem kim amca köpeğini satmış, yok mahelledeki bütün arabaları soymuşlar vs. vs. adam susmadı geldiğinden beri.
Hele dün akşam söyledikleri hakkaten beni baya güldürdü. Babamla aralarındaki konuşmayı çaktırmadan pür dikkat dinliyorum. “Aldığım bahşişleri biriktircem altın yapçam baba” demesiyle leş kokusu almış akbaba gibi tepesine bindim
Kaç para topladın, kaç para biriktirdin, ne altını alcan soruyorum ama adam nuh diyor peygamber demiyor ağzından tek kelime alamadım. Tabiki onun kazandığı paraya çökecek kadar kötü bir abi değilim
ama biraz uyuz etmekte fayda var.
Ne demişler “şeytan azapta gerek!!!”
Kategori: Güncel
1 Tem 2009Blogumun neredeyse sene devriyesi geldi. Fakat ben tembellikten topu topu 30 yazı falan yazmışım istatistiklere göre. Cumhuriyet Bayramı’nı bile atlamışım eşşeklik işte ama kabotaj bayramını atlamayım dedim.
Denizlere sonsuz bir sevgi ve saygı duyupta kabotaj bayramını atlamam ayıp olurdu. Zaten nedense kabotaj bayramı hep üvey evlat olmuştur ki bu gerçekten acıdır. Malumunuz ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili. Tam manasıyla coşkuyla kutlanan yerler elbet vardır ama İzmir için sadece saat 10 sularında vapurların ve denizcilik işletmelerine ait gemilerin (yangın söndürme gemisi vs.) düdüklerini öttürmelerinden ibaret. Ha birde bir askeri gemi körfezin ortasında demirleyip biraz bayraklarla flamalarla falan süslenmişti bu gün.
Neyse kutlanmasına değil de günün önemine değinmek istiyorum. 1 Temmuz 1926 günü yüzyıllardır süre gelen yabancılara verilmiş kapütülasyonların iptal edilmesi. Türk limanları arasında sadece Türk bayraklı gemilerin ticaret yapabilmesiydi. Tabii şimdi limanlar bile satılıyor yabancılara o yüzden ki bu gün içim biraz buruk…
Kategori: Günlük
28 Haz 2009Yazılarımı takip edenler dergi hazırladığımı biliyorlardır. Çiçeği burnunda bir dergi tasarımcısı olarak 2. sayımı hazırladım.
Günlerce üzerinde çalıştığınız ama sadece sanal dünyanın sıfır ve birleri arasında duran dergiyi elinize almak çok başka çok hoş bir duygu. Bilmiyorum belki ben çok duygusal yaklaşıyorum olaya ama hoşuma gidiyor. Yine belki benim huyumdan suyumdan kaynaklı olarak pek beğenemiyorum genel olarak beğenilsede. Herkes “mükemmeliyetçi olma bu kadar, güzel olmuş işte” dese bile insan önce kendi yaptığı işi beğenmeli diye düşünüyorum.
Tabi kriz dolayısıyla zaten zar zor ayakta kalan ve imkansızlıklar yüzünden çıkış tarihi geciken dergiyi 2-3 günde hazırlamanında etkisi var bunda. Daha özenli daha geniş bir zamanda hazırlansa kesinlikle daha iyi olurdu ama ben yine burun kıvıracak bir yer bulurdum.
Bu yazı yazmadığım geçen uzun süre zarfında Micheal Jackson hayatını kaybetti. Daha ölüm sebebi tam açıklanmadı sanırım. Fakat kalp krizinden öldüğü söyleniyor.
Sanırım aynı gün bir zamanların efsane dizisi (ki ben yaş itibariyle yetişemedim) Charlie’nin meleklerindeki Farah rolündeki Farah Fawcett öldü. Onunda ölüm sebebi bağırsak kanseriymiş.
Ne diyelim kimse kazık çakamıycak dünyaya. Fakat Michael Jackson gibi hayatı başarılarla dolu biri bedenen dünyadan ayrılsa bile geride bıraktıkları kesinlikle onu hep yaşatacak diye düşünüyorum tabi Farah Fawcett’ta bu söylediklerime dahil.
Neyse şimdilik bu kadar günlük…
Tarihe not:
1 Dolar = 1,54 TL
Ekmek 75 kuruş
Benzin 3,47 TL
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
15 Haz 2009Vapur maceralarımı toplasam kitap olacak hale geldi inanın.
Ama bu gün gördüğüm gerçekten beni çok mutlu etti. Neden derseniz bu vapur halkı kimleri harcamadı ki bu vapurlarda. Limon sıkma makinası satanlardan tutun (isime aldanmayın basit plastik bir parça) 1 liraya tomarla kalem satan buna benzer ıvır zıvır satan bir sürü seyyar satıcıyı harcadı siftahsız yolladı. Hatta geçen cumartesi günü fiziksel engellilerin yararına makbuz karşılığı gazete satan fiziksel engelli bir gençten bile koca vapurda 3-5 kişi gazete aldı.
Bu gün vapura bindiğimde elinde bir torbayla orta yaşın biraz üzerinde bir adam bindi. Şu eski tip vapurların arka kısmında oturmayı tercih ederim hep oda tam karşı çaprazıma oturdu. Torbadan kemanını çıkardı ve 15 dakikalık bir müzik ziyafeti çektirdi bize. O ağacın altından tutunda veda busesine kadar bir sürü şarkının nakarat kısmını çaldı.
Buraya kadar herşey normal. Anormal kısım yeni başlıyor. Vapur iskeleye yanışmaya başladığında keman çalmayı kesti amca. Bir alkış koptu ki sormayın ben bile şaşırdım. Adamcağız yapmayın yapmayın şimdi vapurdan indirecekler gibilerinden birşey söyledi orasını tam çözemedim (denizin ortasında nereye indiriyorlarsa). Ordan çıkış yapan 25 yaşlarında bir gencin söyledikleride hoşuma gitmedi değil. Kelime kelime hatırlayamasamda “Biz bu müziklerle büyüdük, biz başka müzikleri değil bunları bilir bunları severiz” ana temasında birşeyler söyledi. Ardından ise hemen hemen herkes cebindeki bozuklukları döküldü.
O zaman anladım ki biz toplumca Türk Sanat Müziği seviyoruz…
Kategori: Eleştirel Yaklaşım
9 Haz 2009Yazıya başlık yazmadan yazmaya başlıyorum. Bakalım sonu nereye varacak
Sanat filmlerine takmış durumdayım uzun süreden beri. Fakat ancak bu gün şöyle kafamı toparlayıp birşeyler yazacak durumda hissettim kendimi. Teyzem ağır bir sinema bağımlısıdır ve ağzından düşürmediği bu lafına artık gittikçe inanmaya başlıyorum “bir film festivallere katılıyor, ödül alıyorsa o filmi sakın izleme”.
Sağolsun 1-2 yıl önce Nuri Bilge Ceylan bu filmlerle tanıştırdı beni. Baktım ki herkes bayıla bayıla anlatıyor. Bende sandım filmde hayatın anlamı saklı. Filmi izleyim herhalde bu kadar övüldüğüne göre vardır birşeyler demiştim. Oturdum evimde bir güzel sinema moduna girdim başladım filmi izlemeye. Birşey olacak diye beklerken bir baktım film bitiverdi.
Filmde işlenen konu köyden kente göçen ve şehir hayatına uyum sağlayamayan bir gencin hayatıydı. Yani evet mesaj anlamda tamam birşeyler verilmeye çalışmış ama olmamış. Kemal Sunal filmlerinde bile köyden kente göçenlerin hikayeleri anlatılıyor. Düşünün ki o günden bu güne kaç tane bu konuda film çekilmiştir.
Filmi uzun metraj yapabilmeleri için araya boş bakış sahneleri, sigara içme sahneleri, deniz kenarında takılmalar eklemişler. Yada sanat filmi olmasının sırrı burda. Her iki ihtimaldede beni bu sahneler boğuyo, boş geliyo.
Geçenlerde ise büyük bir hevesle yine tavsiye üzerine “sonbahar” adlı filmi izleme hatasına düştüm ki sonradan kendime baya bi kızdım. Film üniversitede eylem yapan bir gencin içeri alınması, hapishaneden çıkacağı sırada ise ciğerlerinin iflas etmesi ile başlıyor. Tanıdık değil mi
en yakın ve en kalite örnek babam ve oğlum filminin çıkış noktası. Sonradan evine dönüyor, boş boş etrafa bakıyor, az konuşuyor çok sigara içiyor. Buda tanıdık İbo-Ferdi vb. tipte arabeskçilerin çekmiş olduğu filmlerde bunu görebilirsiniz
Ardından ise bir olay var ki yeşilçamın en klasik olayı. Hayat kadınına aşık olma… Yani şöyle bir bakın bu tek tek saydığım olayların olduğu binlerce bu olayların hepsinin birlikte geçtiği yüzlerce film vardır.
Konu zaten bildik tanıdık. Ama yapımcı-yazar-yönetmen de haklı değil mi. Herşey zaten çekilmiş bu güne kadar. Peki tamam hadi bunu kabul ediyorum. Ama neden diyalog hiç denecek kadar az? Neden konu yok? Neden sürekli denize, dağa, ormana karşı bakan adamları çekip duruyorlar. İçimizi sıksınlar diye mi?
Sanat filmi izlemek ağır çin işkencesine maruz kalmak gibi birşey. Tabii seven ve beğenenlere iyi seyirler bol festival ödüllü filmler
Kategori: Kategorilenmemiş
31 May 2009Dün akşam dışardan eve dönerken sokakta sezonun ilk düğününü gördüm. Allahım o ne ses kirliliği bir piyanist şantör gördünmü gördünmü paraları basmayı gördünmü diye kendini yırtıyıyor. Yinede herşeye rağmen düğündür, sünnettir böyle günlerde katlanıyoruz mecburen gürültüye patırtıya.
Geçtiğimiz pazar günü çok yakın bir dostumun abisi evlendi. Düğün dernek olaylarını hiç sevmesemde mecburen gittik arkadaşlarla toplanıp. Hemen kıyıda köşede bir masaya kurulduktan sonra aman beni kimse ellemesinde oynamayım diye dua etmeye başlasamda çok geçmeden göbek atanların arasında buldum kendimi. Neyse oyun faslını fazla uzatmadan masama kaçaraktan krizin teğet geçmesini sağladım
Bu anımıda anlattıktan sonra asıl gelmek istediğim nokta düğünlerin ekonomiye katkısı
İlk etapta sadece düğün işinden para kazanan sektörlerden bahsedelim. Gelinlikçiler, düğün salonları bu düğündü dernekti olmasa aç kalır yok olur gider.
Yan sektörlere gelirsek tekstil, ayakkabı, çiçek, kuyumculuk sektörünü olumlu etkiliyor.
Ama bence en fazla etkilenen sektör tekel
düğün günü öncesi sonrası maşallah su olup akıyor içkiler
Aslında bu yazdığım yazıyı beğenmedim biraz geyikimsi oldu ama neyse. Bir kaç kelimede ciddi birşeyler yazayımda ucundan kıyından kurtaralım.
Geçtiğimiz günlerde yazdığım yazıdan sonra televizyonlarda bu mayın temizleme konusundaki yasa tasarısı geri çekildi gelen tepkiler yüzünden. Uzun süredir ilk defa Türkiye kamuoyu olsun, parlamento olsun ki buna AKP içindeki millet vekilleride dahil hem fikir olduğu için çok seviniyorum.
Kategori: Güncel
26 May 2009Daha önceden ücretsiz bir blog hizmeti veren sitede yoğun şekilde siyasetle ilgili yazılar yazıyordum ama yeni blogumda siyaset yazmama kararı almıştım taa ki son günlerde yaşanan kabul edilemez gelişmeye kadar.
Suriye-Türkiye sınırındaki mayınlar temizlenecekmiş. Bilmem kaç yıldır orası öyle mayınlı duruyor. Nereden esti şimdi sınırdaki mayını temizlemek bilmiyorum. İyi mi olur yoksa kötü mü olur onuda bilmiyorum. Bildiğim tek birşey var oda bu mayınların temizleneceği toprakların ne israil nede başka bir ülkeye kiralamak adı altında peşkeş çekilmemesi gerektiğidir.
Bunun gündeme gelmesi bile beni o kadar derinden üzüyor ve sinirlerimi bozuyor ki kelimelerle anlatamıyorum. Atatürk gençliğe hitabesinde “dahili ve harici bedhahların olacaktır” derken herhalde şuan içinde bulunduğumuz zamanı önceden işaret ediyordu. Milletimizin bağımsızlığımızın sembollerinden olan İstiklal marşımızda ise “Verme, dünyaları alsanda bu cennet vatanı” dizesi geçiyor. Ama başbakanımız diyor ki toprağı vermiyoruz kiralıyoruz. 44 yıllığına sınırlarımızdaki verimli toprakları başka bir devrete vermek hangi mantığa uyar. Kaç paraya temizlenecekse bastıralım parayı temizletelim. Ya da bu işi ülkemizde yapan şirket yok mu? Askeriye yapamaz mı? gibi sorular aklıma geliyor.
Bunları konuşmak tartışmak bile acı ama içteki düşmanlar mecliste dıştaki düşmanlar ise ülkenin başındakilerle işbirliği içinde. Nereye gidiyoruz çok merak ediyorum.
Kategori: Günlük
23 May 2009Geçen gün her akşam olduğu gibi evime dönmek üzere vapura bindim. Standart olarak en keyif aldığım yere oturdum. Çantamdan çıkardığım kitabı açıp okumaya başladım. Karşımda yaşlı bir amca olduğu için ayak ayak üstüne bile atmadım ayıp olmasın diyerekten.
Yarım sayfa okudum okumadım amcadan ani bir çıkış geldi. Neden böyle kitaplar okuyup kafanı bulandırıyorsun? soru iddalı hatta soru hatta soru şeklinde düz bir cümleydi. Bende hiç sesimi çıkarmadan dinlemeye devam ettim. Biraz önyargılı gibi gelsede söylediklerinin çoğu doğruydu. Bana inatla ve haklı olarak “Atatürk’ün nutkunu oku” dedi durdu. Çok güzel açıklamalar yaptı.
Konuşmaya hemen yanında oturan orta yaşlı bir beyde dahil oldu. “Efendim bırakın genç ne güzel kitap okuyor istediği kitabı okusun” diyerek yeni bir tartışmanın fitilini ateşler gibi oldu
Amca hemen hiddetlenerek cevap niteliğinde “Satanizmi öven kitaplar bile yayınlanıyor efendim ne demek istediği kitabı okusun” derken ben içimden vapurda bir tartışma olay çıkmasın diye dua edip can kulağıyla onları dinlemeye devam ediyorum. Herkeste acıyan gözlerle bana bakıyor iki yaşlı tarafından esir alınan genç olarak
Neyse 15 dakikalık vapur seyahati göz açıp kapatıncaya kadar bitti. Vapurdan en son biz indik hatta binenlerle çarpışa çarpışa. Yaşlı amcayla konuşarak yürümeye başladık.
Belli ki gayet idealist ve milliyetçi bir insandı. Yaklaşık 2 saat ayakta yol ortasında dikilerek konuştuk. Halimden şikayetçi olmadım açıkçası. Anlattıklarını yazmak isterdim ama iki saatlik kısa sohbette belki onlarca farklı konu, onlarca farklı ders verdi bana. Bunları toparlayıp birden yazabilmek zor en iyisi zamanla azar azar aralara serpiştirip yazmak.
Haa şimdi hangi kitabı okuyorum diye merak etmiş olabilirsiniz “Davincinin Şifresi”…
Buraya blog hakkında birşeyler yazmam gerekiyor ama üşendiğim için sonraya bırakıyorum...